Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Toplantısına Katıldık

TBMM’de oluşturulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun toplantısına katılarak görüş ve önerilerimizi paylaştık.

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş başkanlığında yapılan toplantıya MAZLUMDER adına genel başkanımız Av. Kaya Kartal ile genel başkan yardımcılarımız Av. Semih Biten ve Aziz Oğuzhan Karaman katıldı.

Sürecin hayırlara vesile olmasını temenni ediyoruz.

Genel Başkanımız Av. Kaya Kartal tarafından yapılan sunumun metni aşağıdadır:

"Sayın Başkan, değerli komisyon üyeleri, saygıdeğer hazirun; öncelikle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Böyle bir komisyonun kurulmuş olması, komisyona özellikle Meclis Başkanımızın Başkanlık ediyor olması, silahların bırakılmış, hatta yakılmış olması ve sivil toplumun bugün burada dinleniyor olması oldukça önemli. Bu açıdan özellikle teşekkür ediyoruz. Hakikaten oldukça önemli, tarihî bir süreçten geçiyoruz. MAZLUMDER 1991 yılında kurulmuş bir insan hakları örgütü ve kurulduğundan bugüne, kurulduğu günden itibaren Kürt meselesi asli uğraş alanlarından biri oldu MAZLUMDER'in. Çeşitli acılara, mağduriyetlere şahitlik ettik, raporlamalar yaptık. MAZLUMDER kuruluşundan bir yıl sonra, 1990'lı yıllarda, 1992 yılında Ankara'da Kürt Sorunu Forumu adı altında bir forum tertip etti ve bu meseleye farklı veçhelerden bakan insanların, aydınların düşüncelerini, bu soruna dair çözüm önerilerini, bakış açılarını kitaplaştırdı.

Yine bundan yirmi yıl sonra, 2012 yılında da biz bir Kürt Sorunu Forumu düzenledik ve orada da aynı şekilde sorunu bütün boyutlarıyla masaya yatırdık ve onlarca konuşmacı bu konu hakkındaki bakış açılarını dile getirdi. Umudumuz o ki 2012'den yirmi yıl sonra yani 2032 yılında da artık bir Kürt forumu yapmak zorunda kalmayalım. Bu sorun artık bu tarihî eşikte çözülmüş olsun ve bir sorun alanı olmaktan çıksın. İnşallah bunu arzu ediyoruz. Tabii, burada bir taraftan da hakkı teslim etmek lazım yani 1992 yılından bugüne, metinlerimize de baktım, 1992 yılındaki çalışmaya, 2012'deki çalışmaya, hakikaten o noktada değiliz, ciddi anlamda ilerleme kat edilmiş. İşte, bazı temel yapısal sorunlar olmasına rağmen sorunun başında olmadığımız da ortada ve bu da hakkı teslim anlamında ifade edilmesi gerekiyor. Biz bu son sürece katkı sağlayan herkese, bütün partilere teşekkür ediyoruz. Sürecin başarısının bazı ezberleri bir tarafa bırakmaktan geçtiğini, samimi bir cesaretten geçtiğini vurgulamak istiyoruz. Süreç hukuki metinlerle taçlandırılmalıdır tabii ki. Zaten Komisyonun usul ve ilkelerinin ifade edildiği 2'nci madde de buna dair de bir görev üstlenilmiş durumda kanun teklifleri sunmak bakımından komisyon tarafından.

Çözüm yönünde atılan adımları sonuna kadar desteklemek, tekrar silaha dönülmesini ya da kan akmasını engelleyecek mekanizmalar ve fikirler üretmek, yapıcı tavır içerisinde olmak hepimizin bu topraklara, bu ülkenin insanlarına karşı temel bir sorumluluğu. Bundan hiç kimsenin kaçmaması lazım.

Kanaatimizce Kürt meselesi, Türkiye'nin en önemli insan hakları sorunlarından birisi ve kendisinden de ibaret değil. Yani Kürt meselesi üzerinden aslında çok çeşitli sorun alanları da Türkiye'nin gündemini sürekli meşgul etti. İnsan hakları alanını zehirleyen bir boyutu da var bu açıdan baktığımızda. Bugün Terörle Mücadele Kanunu'na baktığımızda bu mesele üzerinden oluşturulan müktesebatın aslında bu meseleyi de aşacak boyutta bütün muhalefete de pekâlâ teşmil ettirebileceğini görüyoruz zaten. Bu kadar büyük bir sorunun çözümünün birinci şartının konuşulamaz alanlar, kırmızı çizgiler, değiştirilemez maddeler gibi sınırlardan uzaklaşmak olduğu kanaatindeyiz. Tam bir ifade özgürlüğü çerçevesinde bu sorun bütün başlıklarıyla masaya yatırılabilmeli. Yeni bir bakış açısı kurmak istiyorsak mevcut ezberleri tekrar gözden geçirmek ve sınamak gerekiyor. Sorunların kök sebeplerine inerek yeni bir paradigma kurmak lazım.

Meselenin insan hakları boyutu bakımından tarihî tecrübe, hukuki, insani ve İslami gerekliler çerçevesinde bizler talepkârız. Bu anlamda hak ve özgürlüklerle alakalı başlıklarda taviz koparma gibi algılanacak yaklaşımlardan uzak durulması gerektiği kanaatindeyiz. Devletin topyekûn, adaleti gerçekleştirme cesaretiyle hareket etmesi gerekiyor. Aynı zamanda bu Komisyonun da bu çerçevede hareket etmesi gerekiyor. Bu cesaret gösterilebilmeli artık. Ortada bir hak varsa sahibine iade edilmeli. Al-ver, taviz ya da pazarlık gibi algılanacak yaklaşımlardan ve dillerden uzak durulmalı; bu tip algılara da fırsat verilmemeli. Bu bağlamda, özellikle ana dilde eğitim ve Kürt kimliğinin tanınması ya da en azından yok sayılmaması anlamında gerekli düzenlemelerin yapılması aciliyet kesbediyor. Peşi sıra gelen onlarca sorun da aslında bu meseleyle birlikte, bu başlıkların çözülmesiyle birlikte çözülecektir kanaatindeyiz.

Biz bu Komisyona, işte bütün insan hakları meselelerinin, Türkiye'nin bütün sorunlarının boca edilmesini doğru bulmuyoruz esasen. Bu Komisyon işte bahsettiğimiz bağlamda temel problemleri hallettiğinde ya da buna dair bir bakış açısı oluşturduğunda zaten Türkiye'de ciddi bir ilerleme kat edilecektir umudundayız.

Coğrafyamızın tarihi açısından baktığımızda da esasen yaşadığımız mevcut durumun cumhuriyet sonrası gündeme gelen ve ulusçuluk kaynaklı bir kırılma olduğunu düşünüyoruz. Ancak Osmanlı'dan cumhuriyete bu tür sorunların çözümü bakımından da ciddi bir tecrübemiz olduğunu da göz ardı etmemek lazım. Biz ilk defa böyle bir mesele çözmüş olmayacağız bu topraklarda. Bununla ilgili rahmetli Akif Emre'nin bir yazısında dile getirdiği önemli bir şey var Cevdet Paşa'ya atıfla. Cevdet Paşa, Saraybosna'ya oradaki asilerle ilgili bir asayiş sorununu gidermek üzere devlet tarafından görevlendiriliyor ve oradaki toplantıya davet edilenler içerisinde bu asayiş sorununun çete liderleri var ve yerel yöneticiler diyorlar ki: "Ya, bu insanlar hazır buraya gelmişken derdest edip işte halledelim, böylece sorun ortadan kalksın." Çok önemli bir cevabı var. Bu, aynı zamanda, devletin o zayıf şartlarda dahi, zayıf durumda dahi öz güvenini ortaya koyması açısından önemli. Diyor ki: "Bunlar kendi ayağıyla hükûmete gelip dehalet ettiler. Bunları tevkif etmek Hikmet-i Hükûmete uymaz, doğru olmaz." Şimdi, bu bakış açısını ben kaybetmediğimizi, en azından bu kodların bizde hâlen devam ettiğini düşünmek istiyorum.

Yine, Altan Tan'dan mülhem Halis Öztürk'le ilgili bir anıya denk geldim geçen gün. Halis Öztürk, Sipki aşireti liderlerinden birisi Ağrı İsyanları'na katılmış, çatışmalara katılmış birisi ama 1947-1948'de sanıyorum, bir af kanunuyla affediliyor, Türkiye'ye geliyor, daha sonra 1950'de milletvekili oluyor ve böyle bir sürece şahitlik ediyor bu toplum ve bu topraklar. Onun için bizim bu tür örneklere de baktığımızda aslında kodlarımızın pekâlâ bu sorunları çözmeye oldukça yeterli olduğunu gösteriyor. Avrupa, İkinci Dünya Savaşı sonrası 50 milyon insanını gömdükten sonra bile çok farklı ırklardan, dillerden, mezheplerden ve dinlerden insanları bir araya getirip birlik kurabilmişken biz henüz böyle -çok şükür ki- bir iç savaş ortamı yaşanmamış olmasını da dikkate alarak böyle bir birliktelik ve böyle bir gelecek tasavvuru kurmak noktasında kesinlikle tereddüt edemeyiz, etmemeliyiz. Bu açıdan oldukça aslında elverişli bir zeminde hareket ettiğimizi de dikkate almamız gerekiyor.

Teklifler tabii sıralanabilir ama biz biraz Komisyonu da esas alarak sınırlı tuttuk ancak tekliflere geçmeden önce tekrar son olarak vurgulamak lazım: Birbirine taban tabana zıt görünen yaklaşımlar da pekâlâ tatmin edici bir noktada buluşturulabilir. Hem bölünme kaygısını giderecek hem de aidiyet problemini çözecek, birlikte yaşama tasavvurunu kuvvetlendirecek pekâlâ yöntemler geliştirilebilir. Bu konuda Türkiye aydınlarının da Meclisin de müktesebatına biz güveniyoruz. Çözüm önerileri bağlamında geçmişle uğraşmak, geçmişi kurcalamak değil, geleceği inşa etmek perspektifinden hareket edilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Gelecek inşası ortak geçmişin tecrübe, referans ve değerlerinden bağımsız yürütülemez tabii ki. Yani bu toplumun özellikle Türkler ve Kürtler açısından baktığımızda çok temel birleştirici unsurları var, bunlar içerisinden en önemlisi belki bu insanlar kız alıp vermiş ve ciddi akrabalıkları oluşturmuş. İstanbul aynı zamanda en büyük Kürt şehri hâline gelmiş, böyle bir zeminde hareket ettiğimizi düşünerek geçmişi kurcalamadan geleceğe, önümüze bakarak hareket etmenin bize daha ciddi bir motivasyon katacağı kanaatindeyiz. Buyurgan, hak bahşeden bir dilden ziyade hakkın teslim edilmesi ekseninde bir dil geliştirilmesi gerektiğini ifade etmek lazım. İzzetli ve adil bir çözüm zeminiyle ilerlenmesi lazım, Allah'ın insanlara doğuştan hak olarak bahşettiği başlıkların birtakım ideolojik ya da sair saiklerle gasp edilmesi ya da ötelenmesini doğru bulmuyoruz. Eşitlik ve adalet bağlamında en büyük sorun olarak karşımızda ana dilde eğitim ve kamu hizmetlerine ana dilde erişiminin sağlanması olduğunu ifade etmek lazım. Ana dilde eğitimin herkesin en doğal hakkı olduğunu düşünüyoruz ve ifade ediyoruz, kamu otoritesi bu hakkın kullanımı için düzenlemeler yapmak ve gerekli şartları tesis etmekle mükellef. Bununla ilgili de yasal, anayasal zeminlerin, altyapının oluşturulması gerektiği kanaatindeyiz. Yine, Kürt kimliğinin tanınması bağlamında, yine Kürt kimliğinin yok sayılmaması bağlamında aynı şekilde gerekli yasal düzenlemelerin, mevzuat düzenlemelerinin yapılması gerekiyor. Kimlik inkârının izleri hâlen devam ediyor çünkü yani bütün ilerlemelere rağmen 90'lardan bugüne kat edilmiş mesafelere rağmen Anayasa'da "Türk devleti" vurgusu çok baskın, eğitim müfredatında Kürtlere dair olumsuz vurgular hem Kürt hem Türk çocuklarının zihnini aslında zedeleyecek düzeyde çok baskın. Bunlar bu perspektifle tekrar ele alınarak düzenlenmeli yani Kürtler sadece zararlı cemiyetler ya da İngiliz destekli isyan hareketleri bağlamında bir unsur olmaktan çıkarılmalı. Bu toplumun aslında kurucu unsurlarından birisi, ta Yavuz'a kadar götürebileceğiniz bir arka plan var. Cumhuriyetin kuruluşunda yine bir kurucu unsur olarak varlığı inkâr edilemeyecek düzeyde katkıları ve etkileri var; bunlar pekâlâ eğitim müfredatında da dile getirilmeli.

Tabii, şu an bu Komisyonun da görev alan olması hasebiyle bir silah bırakma süreci sonrasında gündeme gelen bir çalışmadan bahsediyoruz ve doğal olarak da bu silah bırakma sürecinin bir yasal zemini oluşmalı. Silah bırakan örgüt elemanlarının durumu ne olacak, yurt dışında, cezaevlerinde bulunan örgüt üyelerinin, ceza almış insanların durumu ne olacak, bunun ilgili nasıl bir zemin oluşturulacak; bunların tartışılması ve yasal bir çerçeveye kavuşturulması gerekiyor. Geçmişte çünkü bunlarla ilgili kötü örnekler ve tecrübeler var.

İfade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması bu meselenin bütün boyutuyla konuşulması açısından da yine önemli. Aynı zamanda Türkiye'nin genel insan hakları gelişimi açısından da zaruri görüyoruz bunu. Son dönemde özellikle Türk Ceza Kanunu'nda uygulamaya sokulan "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" gibi ya da sıklıkla, ihtiyaç duyuldukça kullanılan "halkı kin ve nefrete teşvik etmek" gibi suç tiplemelerinin; soyut, istenildiği zaman istenilen kişilere uygulanan suç tiplerinin artık bu yasalarda yer almaması gerekiyor. Çünkü bu tür düzenlemeler, aynı zamanda, bahsettiğimiz ortamı da zehirleyen bir mahiyet taşıyor. Bu bağlamda TCK'deki, Terörle Mücadele Kanunu'ndaki, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'ndaki, hatta ifade özgürlüğüyle çok yakından alakadar olması hasebiyle 5651 sayılı İnternet Kanunu'ndaki soyut ve yoruma açık düzenlemelerin gözden geçirilmesi ve ifade özgürlüğünü kuvvetlendirecek bir mahiyette yeniden düzenlenmesi gerekiyor.

Tabii, bir taraftan, silahlarını bırakıp yeni bir sürece hazırlanan bir örgüt var, bir taraftan da bu örgüt üyeliği ya da bu örgüt adına eylem yaptığı iddiasıyla ceza almış insanlar var cezaevlerinde. Türkiye siyasi yargılamalarına ve infaz rejimine baktığımızda, ben son yirmi beş yılına dönüp baktığımda en azından, siyasi mahpuslar söz konusu olduğunda neredeyse hiçbir af ya da af anlamına gelebilecek denetimli serbestlik, infaz indirimi uygulamasının bunlara uygulanmadığını görüyoruz, hep istisna tutuldu siyasi mahpuslar. Hâlbuki devlet, esasen, kendisine karşı işlenen suçları affedebilecek bir mekanizmadır ama biz örtülü af diyoruz tabii ki. Denetimli serbestlik uygulamalarının -son on yılda, on beş yılda- yine, infaz indirimi anlamına gelecek uygulamaların, şartlı tahliye uygulamalarının tamamının adli mahpuslar açısından cari olduğunu gördük maalesef. Şimdi, bu gelinen noktada bu konunun yeniden ele alınması, artık yamalı bir bohçaya dönmüş ve hakikaten ciddi eşitsizlik üreten; sadece siyasi mahpuslar açısından değil, adli mahpuslar, adli suçlar açısından da farklı farklı düzeylerde çeşitli mağduriyetler ve eşitsizlikler üreten İnfaz Kanunu'nun değişmesi gerekiyor. Terörle Mücadele Kanunu hakeza artık yani zaten varlık sebebi ve Türkiye'nin gündemini meşgul etme sebebi Kürt meselesi üzerinden ve silahlı çatışma süreci üzerinden meşrulaştırılmıştı. Bugün gelinen aşamada eğer bu sorunu biz çözeceksek, aynı zamanda bu başlıkların da Terörle Mücadele Kanunu'nun da mümkünse toptan lağvedilerek Türk Ceza Kanunu'nun zaten yeterli görülmesi suretiyle artık ilerlenmesi gerekiyor kanaatindeyiz.

Tabii, bu süreçler uzayabilir ama aciliyet kesbeden husus, özellikle hasta mahpuslarla ilgili. Gecikmeden, insani bir çerçevede, hızlıca adımlar atılabilir. Son dönemde, en azından Adalet Bakanlığı ya da infaz savcılıkları, hakimlikleri üzerinden, Adli Tıp üzerinden bazı olumlu örnekler yaşandı ama daha sistematik ve yaygın bir hâle kavuşturulması lazım bunun.

Türkiye'de son yıllarda çok yoğun yaşadığımız ve aslında halka "Siz iyi seçememişsiniz, biz daha iyisini atayabiliriz." demek anlamına gelen kayyum uygulamalarına son verilmesi gerekiyor. Yani topluma yönelik de "seçmen" olarak adlandırdığımız halka yönelik de aslında yerine göre izzet kırıcı bir uygulama. Buna son verilmeli ve yerinden yönetimi güçlendirecek adımlar atılmalı. Burada, özellikle vali, kaymakam, emniyet müdürü gibi şehirlerde görev yapan önemli zevatın bölge kültürünü ve bölge dilini bilen insanlardan seçilmesine özen gösterilmeli. Yani orada halkla doğrudan temas kuran, muhatap olan insanların o halkın kültürüne, diline, örfüne geleneğine yabancı olması, hatta bazen tepkisel davranması, Türkiye tecrübesi açısından artık terk edilmesi gereken bir uygulama.

Müfredatla alakalı olarak kısmen değinmiştim, tekrar vurgulamak istiyorum: İlkokuldan üniversiteye kadar ülkede yaşayan etnisite ve kültürlerin kendilerini bulabileceği bir müfredat oluşturulmalı. Çünkü ta ilkokuldan başlayan bu endoktrine etme hâli, neticede toplumun gençlerini, yetişkinlerini de ilerleyen yıllarda bir yere evriltiyor. Bu, toplumun birlikte yaşama kültürünü oluşturmasını, birlikte yaşamasını -ileriye dönük olarak da çeşitli riskler taşıması hasebiyle- zorlayabilecek bir şey. Bu konuda hızlıca adım atılması gerektiğini ifade etmek lazım. Özellikle yakın tarih konularında yanlış bilgilendirmeler ve ideolojik yönlendirmeler yerine adil, kuşatıcı ve çok boyutlu bir tarih anlatımı pekala mümkün.

Bu genel değerlendirmeyle ben bitireceğim. Özellikle tekrar vurgulamak istiyorum, bu konuda çok ciddi bir aşamaya geçilmiş olduğu, örgüt tarafından silah bırakıldığı ve daha da güçlü bir şekilde, bir sembolik düzlemde silahlar yakıldı. Yani bunun artık geri dönüşü yok olarak algılanabilecek bir şey. Bunun hakikaten geri dönüşünün olmaması lazım. Bu noktadan tekrar geriye dönersek bu hepimiz için hem bir utanç olacaktır hem bir aydın sorumluluğunu yerine getirme anlamında bir eksiklik olacaktır. Yine, bu sorun, tabii ki tek başına, PKK'yla konuşulması gereken bir sorun değil. Bu sorunun farklı tarafları da var. Bu tarafların da göz ardı edilmeden bu sorunun, yine, farklı muhataplıklarla birlikte ele alınması lazım. Böylece bu sorun hakikaten tarihe gömülmüş olsun ve artık sorun olmaktan çıksın.

Ben tekrar teşekkür ediyorum, çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Umuyorum ki, gerçekten biz artık 2032 yılında bir daha böyle bir Kürt sorunu forumu yapma ihtiyacı duymayız ve Türkiye, bu sorunu atlattıktan sonra insan hakları alanındaki sorunlarını daha hızlı bir şekilde, daha pratik bir şekilde çözme imkân ve olanağına kavuşur.

Teşekkürler."

FAALİYET BİLGİLERİKategori Adı Basın AçıklamalarıTarih 2025-08-20
Okunma Sayısı : 1579
Şube ve Temsilcilerimiz
mazlumder-genel-merkez
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - MAZLUMDER GENEL MERKEZ
Adres: Molla Gürani Mh. Şehit Pilot Mahmut Nedim Sk, No: 5 Kat: 4 Fatih / İSTANBUL (Aksaray Metro Durağı B Kapısı Karşısı)
E-posta: mazlumder[a]gmail.com | Telefon: +90 (0212) 526 2440 | Faks: +90 (0212) 526 2438

Ziyaretçi Sayımız : 5512564