"Çözüm Süreci: Beklenti ve Temenniler"
<input type="image" src="/webimage/20140522_180348.jpg" width="800" height="600" /></span>
Seçim öncesi Mazlumder’in de birleşeni olduğu “Barış Meclisi”nin 07 Aralık 2013 tarihinde Akdamar Otelinde yaptığı “Barış Çalıştayı”nda Van’ın kanaat önderleri görüşlerini açıklamışlardı. Akdamar Oteli’nde, gerçekleştirilen çalıştaya, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Peyami Battal, Saadet Partisi (SP) GİK Üyesi Fetullah Erbaş, Cumhuriyet Halk Partisi Van İl Başkanı Cemal Şen, Van Şoförler ve Otomobilciler Odası Başkanı Faruk Alpaslan, AK Parti Van İl Başkanlığı Medyadan Sorumlu Başkan Ümit Esengül ve sivil toplum örgütlerinin temsilcileri katılmıştı. Bu kez de Van’da YYÜ "Çözüm Süreci: Beklenti ve Temenniler" başlığı altında 21-22 Mayıs 2014 tarihlerinde iki günlük bir çalıştay yaptı. YYÜ Cengiz Andiç Kültür Merkezi’nde yapılan çalıştaya Van Valisi Aydın Nezih Doğan, YYÜ Rektörü Prof. Dr. Peyami Battal, Van Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Hatice Çoban, Tuşba Belediye Başkanı Doç. Dr. Fevzi Özgökçe, Van Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Necdet Takva ile 6 ilden 147 kanaat önderinin katılımıyla başladı. YYÜ Rektörü Prof. Dr. Peyami Battal, bölgemizle ilgili yazılmış fikirlerin yüzde 90'ının bölgeyi yansıtmadığını belirterek, “Bunları beyan eden arkadaşların büyük bir kısmı bölgeyi, bölge insanını tanımıyor. Bunları bilmeden yazmaya çalışıyorlar. Bölgede yaşayan bizler 'oturalım sorunlarımızı konuşalım' dedik. Burada konuşulacak her şey kitap haline getirilecek ve ilgili tüm kurumlara gönderilecek" dedi. İki gün sürecek olan çalıştayda konuşan Van Valisi Aydın Nezih Doğan ise, Yunus Emre’den bir örnek vererek, eğer ortada sorun varsa kendiliğinden çözülmeyeceğini, bunun için iradeye ihtiyaç olduğunu söyledi. Van Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Hatice Çoban da, Kürt sorununun Türkiye'nin, Ortadoğu'nun ve dünyanın en temel sorunlarının başında geldiğini belirtti. Çoban, "Bu sorun tüm insanların hayatında iz bırakmıştır. 30 yıldır her noktaya gençlerin cenazeleri gitti. Hakkâri’den Edirne'ye kadar her evde bir acı var. Sadece canlarımızı değil; düşünme, tartışma hassasiyetimizi kaybettik. 50 bine yakın can, köy yakmalar, işkenceler bu acının sonucudur. Bu süreç Türkiye'nin yaşadığı en normal ve rahat süreç oldu. Sizlerin huzurunda bunu oluşturan, karar veren ve anlamlandıran herkese teşekkür ediyorum. Çatışmanın olmaması önemlidir. Ama eski günlere dönmemek için acilen yapılması gerekenler var. Eksiklikler olur, ancak buradan bakınca süreçte iyiye gitmeyen bazı durumlarda yok değil. Böylesi ortamlar bazı şeylerin üstünün örtüleceği durumlar değildir." diye konuştu. Çalıştayın son gününde Mazlumder Van Şube Başkanı Yakup Aslan ve MAZLUMDER GYK üyesi Cezmi Yakar birer konuşma yaptılar. Her iki konuşmanın metni aşağıdadır: KÜRTLER’İN MESELESİNE İSLAMCI BAKIŞLAR
Yakup Aslan
Batı aydınlanması ve Osmanlının laik eğitim sistemine geçiş yapmasına karşı İslamcılık; ortaya çıktığı ve tarihsel olduğunu unuttuğu zamandan beri sürekli bir anlam ve hedef karışıklığı yaşamakla birlikte ortaya çıktığı koşullardan bağımsız olmaksızın da bir tarih yanılgısı (anakronizm) yaşamıştır. Bu sebeple, İslam ile İslamcılık eşitlenmeye çalışılmıştır. Bu en büyük tarihi yanılgıdır. ‘Hakikat’ bilgisi ile ‘Hakikat’in kendisi arasındaki fark birbirine karşınca, bu tezi ileri sürenler de kendilerini hakikatin sahibi ve merkezi olarak görme yanılgısına düşmüş, bu da tabiatiyle bunu iddia edenlerin kusur ve hataları ile malul olmuştur. İslamcılık dediğimiz ve tarihsel olmakla malul bu fikir/ideoloji, temelde ortaya çıktığı tarihsel bağlamı ve konjontürel koordinatları itibarı ile döneminin ruhsalını yansıtan ve o kesitin imkânları ile mahut bir düşünüş ve refleks iken, bu tarihsel ve vakıi olan ile ahlaki/değer merkezli olan aynı kefeye konulunca bugün içinde bulunduğumuz fotoğraf da arkaplan olarak daha da anlaşılmış olur. Osmanlıda batılılaşma ile sarayın içine düşmüş olduğu ahlaki savrulmuşluğun, çürümüşlüğün dışa yansıması önünde bir savunma refleksi olarak ortaya çıkan duruşun o gün doğru olduğu iddiası, bugün aynı duruşun doğruluğunu ispatlamaz. O günkü şartlarda, sosyal yapılanmada böyle bir savunmanın doğru olabileceği tahayyülü, bugüne uyarlanamaz. İslamcılık düşüncesi; Batı karşısında sürekli bir yenilme ve geri çekilme psikolojisi içinde, dönemin düşünme metodolojisi ve hilafet ilişki dinamiğinden kaynaklı (tandanslı) imparatorluk bakiyesini kurtarabilmek amaçlı, ancak değerlere yeniden dönüş ve diriliş arayışı içinde biçimlenmiş bir akım iken; bugün hala bu düşünüş ve geriye hasretle bakış psikolojisi aşılabilmiş ve bu melankoli yüzünden ayaklarının altını görebilmek için yüzünü geçmişten bugüne döndürebilme rüşdünü gösterebilmiş değildir. Bu sebeple travmatiktir ve kendi olabilmiş değildir. Hilafetin ilga edildiği cumhuriyet sürecine gelindiğinde bu yüzden şaşkın ve siyaset felsefesi açısından da oldukça çorak bir refleksle ‘yeniden hilafet’ tezlerine sarılarak muhalif duruşuna dinsel argümanlar geliştirmeye, bunların da içini dolduramayınca ikna edicilikten uzak bir duygusallık sularında kalmak durumuna düşmüştür. Batının önlenemeyen yükselişi ve ardı ardına gelen yenilgiler bu travmatik zihnin savunmacı bir dil kurmasına ve özgün tezler geliştirememesine önemli ölçüde etki etmiştir. Bu sebeple akıp giden hayata karşı söyleyecek şeyleri kendi orjin ve özgün değer skalasına yaslanmak yerine, karşıtı üzerinden ve onun tezlerinin simetrisini çıkararak formüle ettiği bir edilgen tavır içine girilmiştir. Yani bu tarihsel İslamcılık tecrübesi, akıp giden, karmaşıklaşan ve sürekli değişen dünyaya üzerinde vaziyet edilen alanların spesifik (karakteristik) bir hal almasına karşı dinamik ve özgün fikirler ‘üretmek’ yerine, karşıtı olduğu Batının iddialarına cevaplar yetiştirmek ve bunları da geçmişin bulanık zihinlerinden derleyerek kotarmak zorunda kalmıştır. Şeyh Said ayaklanması sonrası gerçekleşen imha operasyonları ve cumhuriyetin kurumlaşma süreci ile birlikte bir varoluş mücadelesine dönüşen İslamcılık zorunlu olarak temel kimlik vurgusunun dışında bir üretim gerçekleştirememiş, koşulların ağırlığı ve şiddetli baskılar yüzünden sığ bir dindarlık ritüeli üzerinden varlığını ikame etmekten başka bir çıkış bulamamıştır. Geçmişten devraldığı ve fıkıh-hukuk (dolayısı ile biçim) merkezli bir dindarlık içine sıkışıp kalmıştır. Ancak bu sadece bu dönemin zor koşulları ile değil, yüzyıllardır devam eden bir geleneğin ve okuma biçiminin de bir sonucudur. Asrı Saadet sonrası siyasal kaoslarla giderek sistematize edilen ve mezhebi kaygıların, sembollerin biçimlendirdiği bu gelenek, teo-sentrik ve literalist bir bakışı hâkim hale getirmiş, aykırı ve öze dair metodolojileri şiddet ve baskı kullanarak safdışı etmiştir. Hayatı ve olayları tanrı gözüyle anlama ve değerlendirme yöntemi, kendi insani ve ahlaki konumunu görememesine ve sonuçta yaptığı değerlendirmeleri de tanrı adına yapma yanılgısına yol açmıştır. Son dönemde dünyanın değişik kesimlerindeki sıcak savaş içerisindeki görüntüde bu iddia daha belirgin hale gelmiştir. Hakeza kullanılan ve lafzı aşamayan okuma metodolojisi, anlam ve duruma dair gerçekliği kavramanın önüne geçmiştir. Kimi zaman da buna gerek bile duyulmamış sıkıntılı olması bilinmesine rağmen, rivayetlerden fıkıh üretilmeye çalışılmıştır. Beni Kureyze konulu sahte rivayetten, kafa kesme pratiğinin hayata hakim kılınması olayında olduğu gibi. İşte bu okuma biçimi ve refleksif dindarlık ahlaki yetilerden çok ‘düşman’ ve ona dair ne varsa redd ile karşı karşıya kaldığından, düşünme, sorgulama, analiz etme ve sahih olanı ikame etmekten çok bir karşıtlık temelinde biçimlenmiş ve hayatın gerçek sorunlarına karşı sahici ve makul çözümler üretmekten uzak kalmasına yol açmıştır. Böyle bir zihin dünyasında, Kürt meselesine çözüm yoktur. Doğal olmayan ve gerçekten zorluklar içinde bir varolmanın çabası olarak ortaya çıkan İslamcılık serüveni, ma’mul ile münzel olanı tefrik edecek bir sorgulama ve metodoloji içerisine giremediğinden siyasallaşmış, hilafet merkezli bir dil ve düşünce dünyasının böylece kemikleşmesine, bugünkü aklın ve bugünkü sorunların algılanmasında da eksiklik ve kusurluluk marazına düşmesine sebep olmuştur. Kürtler ile ilgili olarak da bu teo-sentrik, literalist (lafızcı ve nakilci) paradigma aynı tutumu takip etmiştir. Osmanlı döneminde saltanat-kurumsal hilafet odaklı bir algı olduğu için ‘sorun çıkaran’ Kürtler asi olarak değerlendirilmiş, hakkaniyet ve haklılık esaslı bakılmadığı için de suçlu bulunmuşlar ve yine Kürtlerden oluşturulan İslamcılık ekseninde seyreden Hamidiye Alayları tarafından sindirilmişlerdir. Bu algı devlet eksenli geliştiği için de devrimci jargona sahip İslami kesimler tarafından da devletçi durmamak için aynı dil kullanılmamış, ancak bu suçluları da savunmamak için Kürt olgusu görmezden gelinmiştir. 1950’lere kadar imanı kurtarma ve Kur’an’ı hıfzetme (koruma ve ezberleme) sürecinden sonra biraz olsun kendi gerçekliğine bir anlam bulma arayışına girer gibi olan Türkiye Müslümanlığı, bir süre sonra İslam dünyasının diğer parçalarındaki tecrübe, birikim ve aklı tercüme etmek suretiyle bir canlanma ve hareketlenme çabasına girmişlerdi. Ancak hala sağcı-muhafazakâr ve devletçi reflekslerden kurtulamadıkları için, devlet aklı ile düşündüklerinden hala Kürt kelimesini bırakın telaffuz etmek, yapılan Kürt kıyımlarından bahsetmeyi akledemez bir konumda idiler. Tercüme faaliyetleri bilinçlenme ve arınma konusunda önemli işlevler görse de tercüme kimliklerin yerleşmesine de yol açmıştı. İran İnkılâbından sonra giderek hareketlenen süreç yaşanan darbe ile bir teo-politik yenilenmeye de yol açmış, Özallı yıllardan sonra biraz daha kendi mecrasını bulma yolunda aklıselim tutumlar göstermeye başlamıştır. Ne var ki neredeyse ‘genetik’ raddeye varmış olduğu kuşkusunu uyandıran ‘Kürt Sorunu’nu sahiplenmeme, ‘adil şahitlik’ ten bir türlü ‘adil aktör’lük aşamasına bir türlü terfi edememiştir. Yaptığı tek şey, sorunları görmezlikten gelmek, üstünü örtmek veya adil şahitlik sihirbazlığıyla realiteyi sulandırma kurnazlığı yapmaktır. Genellikle İslamcılığa dair kapsamlı olmaktan çok durumu kavramaya yönelik birkaç teknik saptama olarak yukarıda söylediklerimizden sonra tarihsel olarak ve seçilmiş örnekler üzerinden “Dünden Bugüne Kürtler’in Meselesine İslamcı Bakışlar”a dair tarihsel bir seyir içerisinde, olaylara bakmakta fayda vardır. Kürtler kadim tarihten beridir, kandırılmış, oyalanmış, öteki görülmüş ve yok sayıldıklarından, yaralı ruh ve incinmiş gururla bütünleşmiş hale gelmişlerdir. İmparatorluk aklının kendi akılları üzerinde vesayet sahibi olmasından, hiçbir dönemde özgün bir düşünce sahibi olamamışlardır. Osmanlı imparatorluğu, belli bir dönem onların aşiret yapılanması içerisinde yaşmalarına karışmazken, daha sonraki dönemde batıdan doğuya doğru gelen ulus-devlet siyasal bilincinden dolayı, Kürdistan üzerindeki otoritesini değişik yöntemlerle güçlendirme yoluna gitmiştir. Aşiret Mekteplerinde veya batıda okumuş Kürt aydınlarının bilinçlendirme, hak taleplerini canlandırma ve aydınlatma sürecini tıkamak maksadını içeren bir yapılanma olan Hamidiye Alaylarıyla, Kürtler üzerinde militarist otoritesini sağlamlaştırdıktan sonra, imparatorluk için tehlike arz eden bütün güç odaklarını bu alaylar eliyle imha etmeye çalışmıştır. Osmanlıya başkaldıran Kürt aşiretlerinin, Ermeni ve Ezidilerin imha edilmesi bu teopolitik imparatorluğun anlayışıyla/misyonuyla gerçekleştirilmiştir. Karşılığında ise, tamamen kendi emirlerini icra eden isimden ibaret olan bir otonomi, askeri yardım/teçhizat, aşiret ağalarına miralay rütbesi ve onların çocuklarının İstanbul askeri mekteplerindeki saltanat kültürüyle yetiştirilmesi veya devşirilmesi imkanları verilmiştir. Kürtlerin, kendi özelliklerinden koparılması, kendisine yabancılaşması projesi uzun bir sürece yayılmıştır. Hamidiye süvarilerinin kritik görevlere gönderilmesi, imparator düşmanlarıyla mücadelesi, sadece Kürdistan’la sınırlı tutulmamıştır; Balkanlardan, Yemen’e, Irak’a, Rusya’ya ve İran’a kadar bütün cephelerde korucu güç olarak kullanılmışlardır. İttihat ve Terakki ruhsalından gelen cumhuriyetçiler de, Kürtlere aynı konumlarını devam ettirmeleri konusunda sözler vermiş, ilk meclis bu perspektifte oluşturulmuş ancak daha sonraki dönemlerde imha konseptini devreye sokmuşlardır. Yasak ve şiddetli baskıların ardından, Kürt siyasal bilincinin ortak bir akıl etrafında şekillenmesini önlemek amacıyla yumuşama ve rahatlatma dönemine geçiş süreçlerinde siyasal bilincin yeniden varlık ispatına çalıştığını görmekteyiz. Ancak bu yapılırken bile, dönüştürme ve bir potada eritme siyasetlerinden vazgeçilmemiştir. İmha hareketinin Kürtlerin sosyal/siyasal ve kültürel yapılanmasında oluşturduğu derin yaraların travmaları bütün alanlarda etkisini göstermiştir. İttihat ve Teraki’ciler, zor zamanda kendilerine bütün imkanlarıyla destek veren Kürtleri kıyım ve imha konseptiyle tarihin sahnesinden silmek istediler. Ancak hiçbir şey, Kürt ulusunun gururunu incitmekten daha feci olmamıştır. İttihat ve terakki klasik geleneklerinden kurtulmak istemeyen ve inancın yeryüzündeki tek temsilcisi iddiasıyla imparatorluğunu korumaya çalışan Osmanlı karşısında başarı kazandı ve aldıkları tavizlerle tamamen siyasi otoriteyi ele geçirdiler. Bu süreçte, Kürtler de sürekli olarak yedekte tutuldu. İttihat ve Terakki mücadelesi içerisinde siyasal Kürt bilinci kazanmış olan aydınların kontrolü için İmparatorluk sonrasındaki süreçte özerklik ve otonomi sözü veriliyordu. İlerleme afsunuyla büyülenerek gerilemenin sürecini başlatan cumhuriyetçiler ayaklarının altını tamamen sağlamlaştırdıktan sonra, bu kez de kendileri için tehlike gördükleri Kürtlere yöneldiler. Hazırladıkları projelerin içerisine çektikleri Kürtleri oyuna getirerek toptan imha etmeye ve geri kalan zayıf birimleri de uzun sürece yaydıkları asimilasyonla eritmeye çalıştılar. İmha edilmek istenenlerden geriye kalanlar, çaresiz olarak mağlubiyet sendromuyla kendi düşmanlarına sığınmak zorunda kaldılar. Kimliklerinden sıyrılarak, güvende kalabilecekleri düşüncesiyle CHP politikaları içerisinde yer almaya başladılar. Mahcup, kırılgan ve yaralı bir yürekle barıştıkları düşmanına kendisini kabul ettirmek için özelliklerinden, kimliğinden, değerlerinden olduğunca uzaklaşmaya başladılar. Kendilerini katledenlerin gölgesinde var olma mücadelesi veren bu ruh haliyle, sanal bir sükunet ve rahatlama devresine girildi. Ancak görünen sükunetin altında derin acıların, travmalaşan trajedilerin saklı olduğunu hiç kimse onlar kadar bilmiyordu. Bin yıldan fazla kardeşlik büyüsüyle imparatorluğun hizmetinde tutulan Kürtler, cumhuriyetten sonra “Tek millet, saf kan” teziyle sindirildi. Sistem değişikliğinden ağır hasar alan sadece Kürtler değildi; Müslümanlar da Osmanlıdan intikam alınan endişesiyle sosyal alandan uzaklaştırıldılar. Kamplara bölünen sosyal alanda, devletin bekasını jöntürklerin ilk Türk-İslam sentezinden alan MHP, sürekli olarak egemenlerle ortak derin yapılanmalarla ismini duyurdu. Modernite, ilericilik, aydınlanmayı ülkeye taşıma iddiasında olan CHP ise “ülkenin asli sahipleri biziz” savunmasıyla sağ-sol rekabeti içerisinde varlıklarını korumaya çalışıyorlardı. Kürtler, ağır bir darbe almış düşmanının gölgesine sığınmayı kurtuluş olarak görürken, Müslümanlar da kadim ritüellerini koruyabilmelerine imkan oluşturan MHP cephesinin paralelinde devlet düşmanlarıyla mücadele ederek varlığını korumaya çabalarken misyonlarını olabildiğince niteliksizleştirdiler. İslamcıların tacizlere karşı direnemeyen politik kurgusu, sosyal süreç içerisindeki gelişmeler karşısında giderek mevzi kaybettiğinin farkında olmaması, ortaya çıkan acı gerçekler de onları ağır bir sorumluluk altında ezmeye doğru gelişiyordu. Arada önemli bir fark vardı, Kürtler hiçbir şekilde devletin aklına teslim olmak istemediler. Müslümanlar ise, Osmanlıyı sahiplenme geleneğinden gelen reflekslerle devletin aklının kendi akıllarına nüfuz etmesine izin verdiler. İslamcılık ideolojisiyle şekillenen yorumsuz/birebir (literalist) dindarlık biçimi, bütün hayatiyetini devlete ve devlet dolayımı ile de varolan statükoya borçludur. Ortaya konan pratiklerden de anlaşılacağı gibi, dayanağı ve kaynağı her ne olursa olsun taşıdıkları maraz, savrulmuşluk, anakroni, donmuşluk, pusulasızlık ve kısırdöngü, bütün görkemi ile hepimizin önünde duruyor. Müslümanlar, devletçi, sağcı, muhafazakar, milliyetçi/milligörüşçü olurken, Kürtler de Sovyetlerin halklara özgürlük teranesinin büyüsüne kapılarak solcu/muhalif alternatif tercihlere yöneldiler. Komünizm rüzgarının Türkiye’de etkisini hissettirdiği zamanda, Kürtler geçmişe yaşadıklarının rövanşını almak ve kendi konumlarına, kimliklerine yansıtan özelliklerine yeniden dönmek refleksiyle DDKD, Alarızgari, KAWA, KUK ve benzeri derneklerle Kürt orjinli bir siyasetle varlıklarını ispatlamaya çalıştılar. ’Dağ Türkü’ olmadıklarını, geçmişten günümüze taşıdıkları eserlerle, belgelerle kanıtlama çabaları küçümsenmeyecek boyuttaydı. Herşeye rağmen, cumhuriyeti Osmanlının devamı olarak görenler “sultan zalim bile olsa, karşı çıkılmaz” içtihadıyla hareket ederek devletin sosyal hayattaki simetrik tamamlayıcısı olarak anonim bir kültürle uzlaşma yolunu tercih ettiler. Çıkan Kürt ayaklanmalarında devletten yana tavır koyanların düşüncesi de bu doğrultudaydı. Gerçi cumhuriyeti kuranlar da imparatorluk aklından kopmuş değillerdi, düşünme metodolojisiyle sadece belirli düzeltme ve ıslahatlarla ülkeyi daha medeni devletler seviyesine ulaştırabileceklerini hesaplıyorlardı. Osmanlı imparatorluk aklı, uluslar, inançlar, mezhepler ve bireyin aklı üzerinde de etkiliydi. Cumhuriyet sonrası İslamcı ideoloji sosyal sorunlar konusundaki düşüncelerini net bir şekilde ortaya koyamadılar, dağınık ve formüle olmamış çözüm önerileri hiçbir dönemde devamlılık da arz etmedi. İlk başlarda, şekilcilik sembolleriyle kavga ederek varlık ispatına çalışmaları da böyle bir tercih yaptıklarını gösterir. Daha sonralarda ise, komünistlerin ülkeyi yabancıların işgaline hazırlama refleksinden, jöntürklerin başlatmış olduğu İslamcılık misyonunu yeniden canlandırma alanında, teopolitik diyalektiğini formüle ederek yeni bir süreç başlattı. Osmanlının kaybetmiş olduğu toprakları yeniden fethetme objelerini taşıyan Büyük Doğu hayali ile, Kızıl Elma tezinin, semboller ve savunulan objeler açısından farklılıklarının olduğu varsayılsa da, aralarında bir çatışma olduğu vehmini yaratan görüntünün arkaplanında aynı endişe ve düşüncelerin yattığını söylemek abartı olmasa gerek. Bundan dolayı da çoğu zaman ayni siyasi kulvarda bir araya geliniyordu. Milliyetçilerin , bazı kavramlara, isimlere, kurumlara ve kelimelere yüklediği büyülü, sorgulanmaz, tartışılmaz ve değiştirilemez mana ile resmi milli dindarlığın kendi kavram, kurum, alışkanlık ve sembollerine yüklediği mana, özünde aynı şeydir. Milliyetçi ve milli görüş cephesinde böyle bir endişeyi görmek mümkündür. Oluşturulan ortak akılda, her kesim kendi retoriklerine başvurup meşrulaştırıcı argümanlarını öncelemiştir. İslamcı ideoloji hiçbir şekilde milliyetçilik/milligörüşçülük sınıfını atlayamadı ve dolayısıyla özgüvenini formile edemedi. Kimi kısır veya marjinal kalmış köklü bakış açıları ise, bu milliyetçi cephenin sisleri arasında kayboldu, mesajını istenilen seviyede insanlara ulaştıramadı. Halktan kopuk olan ve halkın sorunlarına çözüm üretmekte, kendi gerçeğiyle yüzleşmekte sürekli olarak çuvallayan bu bakış tarzı, kesintiye uğramayan bir yapıyı inşa edemedi. Bunun da ötesinde, hiçbir şekilde kutsal devlet savunması ve mantığından kendisini kurtaramadı. Hayata, sosyal olaylara bakışında hep bu mantık hakim oldu. İslamcılık ideolojisinin, batı karşısında varlık ispatından günümüze uzanan süreçte göstermiş olduğu bütün reflekslerde, bu insanlık paradoksunu bütün açıklığıyla yaşıyor ve görüyoruz. Muhafazakarlık, milliyetçilik, milli dindarlık, milligörüşçülük ve bunların gölgesinde kalan pusulasını yitirmiş İslamcılık ideolojisi, kutsal devlet mantığına sarılmayı hiçbir dönem, kendisinden uzaklaştıramadı. Dolayısıyla devlet ve halk ayrımında, her zaman devletin gölgesinde/yanında yer aldı. Hal böyle olunca da “Kürtler Üzerine Şekillendirilen Sorunda” kendisinden beklenen performansı gösteremedi ve genel anlamıyla sınıfta kaldı. Oysa, Kürtlerin hak mücadelesi ve onun bir kitleye mal olmasını sağlayan meşruiyet algısı Müslüman zihninde biçimlenen adalet, hak, özgürlük, fıtrat, insanlık, İslam hukuku zemininin dışında bir mecrada seyretmiyordu. İslamcılıktan beklenen özgün muhalif kimliğini bularak, devletin toplum mühendislerinden önce kanayan bu yaraya çözüm üretmek olmalıydı. Ancak kadim tarihlerden beri özgün olma ve muhalif bir kimliği inşa etme aklını ıskaladı ve yerel olmayan, kendisine yabancı olan sorunları içselleştirerek kendisine ait olmayan duruşların ve kendisine ait olması mümkün olmayacak çözümlerinin peşinden yürüdü. Kafa karışıklığından kurtulamamış bir misyonu sahiplenen bu kesimler, yükselen siyasal bilincin etkisiyle teoride birşeyler üretme çabası içerisinde görünseler de, pratikte aynı çabayı göstermedikleri, gösterdiklerinde ise, tamamen devlet mantıklı bir tarzla olayı sulandırmaya ve yozlaştırmaya çalıştıkları gözlenmektedir. Çoğu zaman da, teoride özgün duruşlardan söz etse de, pratiğinde kadim mantığın gölgesinde kalmaktan imparatorluk döneminin ruhsalını yansıtmaktan kendisini kurtaramıyor. İslam’ın kadim tecrübe ve birikiminin, bütün dünyadan farklı bir tarzda devletçilik ekseni içerisinde sünepe hedefler uğruna heder edilmemesi gerekirdi. Parçalanan Kürt siyasal aklı bu yeni süreçte, iki orjin tercih etrafında kendisini göstermeye başladı. Kürt siyasi bilinçlenmenin çevresinde kümelenenlerin karşısında, tamamen devlet aklıyla hareket eden milliyetçiliğe kadar sivrilmiş olanlarla birlikte, zihin bulunakları değişmeyen, kutsal argümanlara sığınmasına rağmen olaylara devlet aklıyla bakma kompleksinden kurtulamayan kesimlerin büyük bir ekseriyeti oluşturduğunu da söyleyebiliriz. Yükselen siyasal Kürt bilincinin karşısında, değişik alanlarda varlık sergileyen İslamcılar kendilerine ait olmayan düşünme metodolojisi ve kutsal devleti koruma refleksiyle, çok yönlü soykırıma, asimilasyona seyirci kalmanın yanında, tarihin akışını okuyamayarak karşı duruşu da sergilediler. Kendisini ifade etmekten çekinen Kürt Müslümanlar da çoğu kez bu refleksin savunucusu durumuna düştüler. Şiddet sarmalında çatışma ve sokak eylemlerinin devamında siyasal Kürt bilincinin yükselen etkisiyle birlikte, halkın bu alana çekilmesi için yeni bir süreç başladığında, Müslüman Kürtlerin zihinleri ve çözüm üretme, adil duruşlar sergileme zemininde net olmadı. Pratikte görüldüğü gibi çoğu zaman bu siyasal bilinçlenmenin önünde bir set olarak durma çabası sergilenerek, tarihi yanılgı canlı tutulmuştur. Bir taraftan şiddet yöntemiyle bu kutsal devlet savunusu yapılırken, diğer taraftan zihinler bulandırılarak, taleplerinin gerçeğine yakın duranlar suçlanarak, hakikatin üzeri kutsal argümanlarla örtülerek veya ortaya konan çözümler yozlaştırılarak, karşı dirence ruh verildi. Bu uzun girişten sonra konuyla ilgili ortaya çıkan gerçekler şu şekilde özetlenebilir: a- Kürt etnik kimliği çevresinde var olan sorun, İttihat ve Terakki geleneğinden gelen Kemalist kadrolar tarafından tepeden inmeci, jakoben bir anlayışla dayatılan, inkâr, yok sayma ve uluslaştırma politikalarının tekçi zihniyetinin bir sonucudur. b- Milliyetçi-Militarist bir paradigma üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden bu yana, homojen laik bir ulus toplum hedefiyle, farklı gördüğü dönüştüremediği tüm unsurlara yönelik asimilasyon ve imha amaçlı şiddet politikalarına başvurmuştur. c- Devletin Kürt meselesine güvenlik merkezli yaklaşması, sorunu; sosyo-ekonomik geri kalmışlık, bölücülük, eğitim eksikliği gibi dar bir perspektifle değerlendirmesi, sorunun en temelde bir kimlik sorunu olduğu gerçeğinin üstünü örtmek için başvurulan söylemlerdir. d- Kürt meselesi perspektifinde yürütülen inkâr ve imha amaçlı tüm faaliyetlerin, akıtılan kanların, yaşanan göçlerin, faili meçhullerin ve dayatılan her türlü acının birincil sorumlusu devlettir. e- PKK, Kürt sorununun doğurduğu bir sonuçtur. PKK, Kürt sorununun çözümü noktasında muhataptır. Zira, sorunun çözülmesinde mücadele etmiş, bedel ödemiş, sürekli taleplerini diri tutmuş ve bu noktada herhangi bir iddiası olmayan kesimlerin aksin en zor şartlarda alanlarda direnç göstermiştir. f- Hükümetin çözüm çabası olarak deklare ettiği "Çözüm Süreci" olumluluklar arz etmesiyle birlikte; AK Parti zihniyetinin resmi ideolojiyi aşamaması ve sistemi sorgulayamaması gibi handikaplar nedeniyle oldukça cılız ve zaaflı kalmış, yapılması gerekenler yasal bir dayanağı olmayan göstermelik girişimlerle sınırlı kalmıştır. Yükselen milliyetçi söylem karşısında oy kaybetme, tabanını yitirme gibi endişelerle, güvenlik merkezli söyleme geri dönülme hayallerinin emarelerini, yoğun “kalekol” yapımları, korucu alımları, “JİTEM” türü yapılanmalara yeniden meyledilmesi, asimilasyon mantığının ağırlığını devam ettirmesi, cezaevlerinin siyasilerle dolu olması ve benzeri birçok sorun barış konusundaki samimiyetin sorgulanması gerektiğini kaçınılmaz kılıyor. g- Çatışma ve derinleşen şiddet sarmalının yeniden geri dönüş yapması ihtimalinin tamamen ortadan kaldırılmadığı sürecin, biraz da uluslararası dengeler gözetilerek kabul edildiği kabul gören bir realitedir. Ancak çatışma sürecinin tamamen bitirilmesi konusunda gerekenlerin yapılmadığı da açıktır. Barış, tarafların şeffaf bir şekilde masaya oturması ve silahların bırakılmasıyla gerçekleşen bir realitedir. Bu yapıldıktan sonra, barışla ilgili yapılması gerekenler hızla yapılır. Göstermelik gelişmelerin dışında, köklü çıkışların yapılamadığı ortadadır. Silahlar bırakılmadığı gibi, Kürt meselesinden dolayı içeride olan yüzlerce siyasi tutuklu henüz ceza evlerinde tutuluyor. Sorunu salt güvenlik zafiyeti olarak gören ve akan kandan nemalanan milliyetçi-militarist odakların, uluslararası kritik süreçten çıktıktan sonra eski konumuna geri dönme eğiliminde olduğu gözleniyor. Çatışmaların tırmandırılması, sorunun çözümüne yönelik geliştirilen sivil çabaları ve özgürlükçü yaklaşımları boğmaktan geri kalmayacaktır. h- Kürdistan’da neredeyse bir asra yakındır devam eden sorun, sınırları sömürgeci güçler tarafından tayin edilen İran, Türkiye, Suriye ve Irak devletlerinin, Kürt halkını yok saymaları ve inkâr etmeleri üzerine şekillendirdikleri politikaların bir sonucudur. I- Devlet, siyasal Kürt mücadelesi karşısında acil kaldığında devletçilikleri tescil olmuş orjin olmayan STK ve yerel militarist çevrelerden oluşan gri alanı yeniden canlandırıyor. Kürt meselesinin çözüme kavuşmaması için, İslamcılık, ümmetçilik ve İslam kardeşliği birer bariyer olarak kullandırılıyor. İslamcılık geleneğinin ana damarından kopamayan entelektüel Kürt siyaset aktörleri de bu işleyişin ve algının ürettiği alan üzerinden kategorize oldukları ve ayrıştıkları biraz da kompleks bariyerleriyle kategorize oldukları politik duruşlarıyla gündeme geldikleri görülüyor.
ÇÖZÜME DAİR BİRKAÇ SÖZ
“Barış Süreci”nin gerekleri eksiksiz bir şekilde yerine getirilmeli. Bu çerçevede, dağdaki gerillanın geri dönüşü yasal bir düzenlemeyle hızlandırılmalıdır. Birkez daha silahın çözüm olarak gündeme gelmemesi için sistem militarist aklını terk etmelidir. Ceza evlerindeki tutuklular serbest bırakılacak şekilde bir “Genel Af” ilan edilmeli ve bununla yurt dışında sürgünde olan yüzlerce siyasinin geri dönüşü sağlanmalıdır. Kangrene dönüşen sorunun çözümünü ötelemek, gizlemek, üstünü örtmek kastıyla “ümmet bilinci, İslam kardeşliği” gibi savunma reflekslerinden vazgeçilmelidir. Türkler hangi inanç ve konuma sahip olurlarsa olsunlar, Kürtler ile kardeşliğinin, ortak devlet algısının sürmesini istiyorlarsa, sahip oldukları her hakkın Kürtlerin de hakkı olduğu gerçeğini kabullenmeli ve bunun gereklerini yerine getirmelidir. Devlet kurma, kurucu asli aktör olma, eşit haklara sahip olma da buna dahildir. Sorun egemenlik, Misak-ı Milli ve devlet geleneğinin artık değişmesi gerektiği sorunudur. TSK, yeni “kalekol”ların yapımı durdurmalı. Korucu alımı sonlandırılıp, lağv edilmelidir. Devlet, sorunun kaynağında Kürtleri öteki, yok, potansiyel suçlu görme anlayışıyla bizzat kendi uygulamaları sonucunda bu hale geldiğini bilmelidir. Dolayısıyla bu mevzisinden geri çekilmek ve kalıcı bir çözüm üretmek konumunda olan devletin kendisidir. Cumhuriyet dönemi boyunca Kürtlere yapılan tüm zulüm ve haksızlıklar için resmi düzeyde özür dilenmelidir. Başta Şeyh Said, Seyyid Rıza, Saidi Nursi olmak üzere Kürdistan'da sisteme başkaldırdıklarından dolayı katledilen önderlerin mezarları tespit edilmelidir, yerleri kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Tüm kavimlerin, dillerin Allah’ın ayetleri olduğu gerçeğiyle bu alandaki hakkın sadece belli bir kesim için meşru olduğu aklından vazgeçilmelidir. Bu nedenle Kürtçe üzerinde devam etmekte olan resmi, gayrı resmi tüm yasaklar, sınırlandırmalar kaldırılmalıdır. Anadilde eğitim başta olmak üzere Kürtçe, her alanda koşulsuz biçimde yasal düzenlemelerle serbest bırakılmalıdır. Sosyal, siyasal alanda Kürtlerin asimile edilmesi, dönüştürülmesi, kamplara bölünmesi uygulamalarına son verilmelidir. Muhtelif yerlerde yazılan "Ne Mutlu Türküm Diyene" gibi yazılar silinmeli, eğitimde, kültürde üstünlük psikolojisini vurgulayan ırkçı uygulamalar sonlandırılmalıdır. Barış ve tarihi ortaklığın yeniden tesisi kaçınılmaz bir tercih olarak kabul ediliyorsa, cumhuriyetin ilk meclisinde kabul edilen ortak kurucu akıl yeniden hayatın tamamına yansıtılmalıdır. İlkel dönemlerden kalan sömürgeci-sömürge ruhsalından kaynaklı politik uygulama ve duruşlara son verilmelidir. Başta vatandaşlık tanımı olmak üzere, anayasa ve sistemin bütün resmi literatürüne hâkim olan Türklük esaslı dışlayıcı, ırkçı ve ayrımcı söylem terk edilmelidir. Topluma bunca acıları yaşatan bu paradigma kalıcı olarak değiştirilmelidir. İsimleri değiştirilen yerleşim yerlerinin eski adları tümden iade edilmelidir. Çocuklara Kürtçe isim verilmesi ve benzeri alanlardaki engellemelere son verilmelidir. Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde, eğitim, kurumlardaki işleyiş Kürtçe olmalıdır. Bölgede çok yönlü sorunlara yol açan “Kürtleri Birbirine Kırdırma” projesi olarak ortaya çıkarılan koruculuk sistemi, kendi perspektifinde sosyal alanda onursuzluk uygulamalarıyla açtığı derin yaralarla, tarihin en büyük insan hakları ihlalini gerçekleştirmiştir. Bu onursuzluğun devlet tarafından topluma dayatıldığı bilinmeli ve bu çerçevede gerçekleşen bütün hukuksuzlukların ortaya çıkarılması için bir araştırma komisyonu kurulmalıdır. Öteki olma ve öteki görme psikolojisiyle yargıda, sosyal, siyasal ve kültürel zeminde ayrımcılık yapılmasına son verilmelidir. Yargıyla ilgili kuşkuların en bariz örneği hiç kuşkusuz “Devlet Katilini Koruyor” algısını inşa eden, Fırat’ın bu yakasındaki suçlular konusunda takınılan koruyucu, himaye edici tutumdur. Devlet kendi eliyle kurduğu, yardımcı unsurları devreye soktuğu “Faili Meçhul” cinayetler sürecini adil bir yargıyla araştırmalı ve suçluları hak ettikleri cezaya çarptırmalıdır. Binlerce kayıp ve faili meçhulün akıbeti açıklanmalı, soruşturmalar ciddiyetle yürütülmeli ve sorumlular bulunup cezalandırılmalıdır. Köy yakma, zorunlu göçe zorlama v.b olayların hesabı sorulmalıdır. Jitem, Ergenekon ve bunların eliyle organize edilen yerel yapılanmaların bölgede yaptığı hukuksuzluklar, cinayetler, zorbalıklar derinlemesine soruşturulmalı ve sorumlular topluma açıklanmalıdır. Acil bir şekilde “Genel Af” ilan edilmeli. Bunun zamanı gelinceye kadar, tüm siyasi mahkûmların cezaevi şartları iyileştirilmeli, bu bağlamda özel istisnai hukukla farklı uygulamalara maruz kalan hükümlülerin cezaevi şartları da düzeltilmeli ve normal bir hukukun onlar için de geçerli olacağı bir düzenleme yapılmalıdır. Bir bütünlük arz etmesi nedeniyle; Irak, İran, Suriye ve Türkiye'deki tüm Kürtlerin sorunlarının çözümü için çaba gösterilmelidir. Ortak Kurucu Akıl perspektifinde Kürtlerin kendi yaşadıkları bölgelerde yerel yönetimlerde söz sahibi olmaları ve şartların düzeltilmesi noktasında daha fazla rol almaları sağlanmalıdır. Turgut Özal’ın Avrupa Birliği uyum yasaları doğrultusunda gündeme getirdiği, yerel yönetimler, özel güvenlik birimleri, gelirin eşit şekilde dağılımı ve özgürlükler konusunda sunmuş olduğu öneriler yeniden gündeme getirilmeli ve Barış Süreci kalıcı kılınmalıdır. Kardeşliğin gerçek değer olduğu bir ülkenin yeniden inşa edilmesi ümidiyle, barış ve özgürlük sevdalılarına selam ile…
ÇÖZÜM SÜRECİ İLE İLGİLİ BEKLENTİ VE TEMENİLERİMİZ Cezmi Yakar
Hükümetin Milli İstihbarat Teşkilatı (Mit) ile Oslo’da başlattığı ve daha sonra İmralı Cezaevinde Abdullah Öcalan’la başlatılan 2013 yılı Nevrozu ile Öcalan’ın gönderdiği mektupla Silahların tamamen devreden çıkması ile Kürt meselesi çözümü için başlattığı “Kardeşlik ve Huzur” projesi, toplumun geniş kesimi tarafından olumlu karşılanmıştır.Ülke halkının uzun yıllardan beridir, Cudi, Gabar, Dağlıca, Metinan ve Tunceli vb. arasına sıkıştırıldığı karanlık dönemin, son bulması gayesiyle başlatılan ‘sorunun çözüme kavuşturulması süreci’, ilgiyle ve dikkatle izlenmektedir. Ülkenin sırtında bir kambur gibi duran sorunun çözüme kavuşturulmasıyla, kısıtlama veya yok sayma şeklindeki insani olmayan davranışların da son bulması bekleniyor. Sorun olarak görülen fiili durum Kürtlere yapılmış haksızlıklardan ve hukuksuzluklardan dolayı ortaya çıkmıştır.Kürt realitesi hak, hakikat ve adalet temelinde görülmedi, görülmeliydi. Kürt Sorununu terör sorunu olarak görmek sorunun çözümüne katkı sunmaz, sorunu ağırlaştırır,derinleştirir ve çözümünü güçleştirir. Bugün yaşamakta olduğumuz sorunun temel nedeni hakikati sorun olarak algılamış olmamızdır. Sorunu görmezden gelmek, realitenin dayandığı zemini inkar etmek, askeri ve güvenlik perspektifiyle sorunu görmeye çalışmak sorunun kendisiyle değil sonucuyla uğraşmaktır. Kabul etmek gerekiyor ki, Kürtlerin bugüne değin kendi varlıkları için ödemediği her hangi bir bedel kalmamıştır. Yaşadığı topraklarda eşitiyle eşit olmak için çok büyük bedellerin ödendiği gerçeğini de kabul etmek gerekiyor. Sadece eşit olmak için bu kadar bedelin ödenmiş olması insanlık tarihinin başka bir ayıbıdır. Bu süreçten tarafların ne anladığını, süreç ile ilgili stratejilerin neler olduğunu bilmiyoruz. Ciddi oranda bir güven sorununun olduğunu biliyoruz. Güven sorununu tetikleyen bir çok etkenin olduğu da malum. Sürecin seyrini, aşamalarını, yürüyeceği kanalları güven duygusu önemli oranda belirleyecektir. Kürtlerin eşit olma taleplerinin nasıl karşılık bulacağını, devlet ve hükümet bu süreçle neyi hedefliyor bilmiyoruz. Dileriz eskinin tekrarı olmaz, bir de soldan yanaşayım mantığı işletilmez. Gördük ki, eski yöntemler soruna çare olmadı. Sorunu askeri ve diğer argümanlarla bastırma yöntemi sorunu çözmedi ve daha da ağırlaştırdı, Görülüyor ki sorunu müzakere yoluyla çözmek iradesinin geliştiği yönündedir. Demokratik ve barışçıl yollarla Kürtlerin haklarını verme inancının arttığı iddiasıdır. Sonuç itibariyle bu sorunun çözümünü dayatan birçok sebep vardır. Süreç sorunun çözümüne evirilebileceği gibi mevcut durumun devamına da yol açabilir. "Ağalar, paşalar bu ateşi söndürün ve dağlarda gençler ölmesin" şeklindeki feryatların, savaş malulleri tarafından dillendirilmesiyle, sorunun ve sorundan beslenenlerin son demlerini yaşadığı görünümünü vermeye başladı. Dindarlar ve muhafazakar tarafından da olumlu karşılanan sorunu çözüme kavuşturma süreci, militarist baskıların son bulmasına vesile olacak gibi görünüyor.
Kürt sorununun çözümü, Türkiye'deki farklılıkların birlikte yaşamı temelinde aranmalıdır. Birlikte yaşam temelinde çözüm aramanın, diğer muhtemel alternatiflerden daha sağlıklı, kendi gerçeğimize daha uygun ve halkın maslahatına daha yakın olduğunu destekleyen ve gerekli kılan önemli nedenler vardır: 1-) Türkiye siyasî coğrafyasında yaşayan halklar İslam dünyası havzasına mensuptur. Dinî, kültürel ve siyasî açıdan İslam dünyasının tarihî tecrübesi, halkların birlikte yaşamını içeren yönetim modellerini gerektirmektedir. 2-) Türkiye halkları İslam dünyası havzasına ait olmanın ötesinde, uzun asırlar çok daha geniş bir çerçevede, çok sayıda din ve kavmin birlikte yaşamasını sağlayan modele başarıyla öncülük etmiştir. Türkiye insanının tarihî deneyimi, birlikte yaşam için önemli bir birikim sayılmalıdır. 3-) İslam dünyası havzasında dinin siyasî, kültürel ve sosyo-ekonomik yaşam üzerindeki belirleyiciliği, kavmi özelliklerin belirleyiciliğinden daima daha etkili olmuştur. Pozitivist cephenin bir asrı aşkın çabalarına rağmen bugün devletler düzeyinde olmasa da halklar düzeyinde İslam'ın belirleyiciliği birinci sırayı korumaktadır. İslam, özelde kendi mensupları için, genelde de tüm insanlık için birlikte ve güçlü bir yaşamı önermektedir. 4-) Tarihî, siyasî ve ekonomik nedenlerle Türkiye sınırları içindeki demografik yapıda önemli iç içe geçişler yaşanmıştır. Hiç kimsenin elinde sağlıklı bir veri olmamakla beraber, Kürt nüfusunun yarısının Türkiye'nin batı bölgelerine dağıldığı, yerleştiği ve kalıcı olduğu kuvvetle muhtemeldir. Özellikle bu husus, halkların birlikte yaşamı temelinde çözüm üretilmesini zorunlu kılmaktadır. 5-) Kürtlerle Türklerin yaşadığı ana bölgelerin birbirinden kesin çizgilerle ayrılmamış olması arada tamamen karma olan geniş bir alanın var olması, bu iki halkın birlikte yaşamasını zorunlu kılan önemli nedenlerden biridir. 6-) Nüfusun ve yaşamın iç içeliği, ekonomik alanda da karşılıklı bağlayıcılık ve entegrasyon oluşturmuştur. Farklı temelde çözüm arayışları, hayatın önemli bir cephesini oluşturan ekonomik alanda büyük alt-üst oluşlara neden olacaktır. 7-) Dinin belirleyici olduğu birlikteliğin asırlar boyu sürmüş olması sonucu Kürtler ve Türkler arasında yine kimsenin kesin ve net olarak bilmemesine rağmen milyonlarla ifade edilebilecek karşılıklı evliliklerin olması, birlikte yaşamı öngörmektedir. Bu husus da ayrıca birlikte yaşam çerçevesinde çözümü dayatmaktadır. 8-) Türkiye'deki Kürtlerle Türkler arasında oluşan çok yönlü entegrasyon, Kürtlerin yaşadığı Suriye, Irak ve İran'a oranla çok güçlü ve ileri düzeydedir. Örneğin Suriye'de Şam; Irak'ta Bağdat, Basra ve Necef; İran'da Tebriz, Tahran, Meşhed, Şiraz ve İsfahan gibi metropol kentleri gezdiğinizde, buralarda Türkiye'deki gibi iç içeliği, kaynaşmayı ve demografik bütünleşmeleri Kürdler açısından göremezsiniz. Birlikte yaşam zemininde/temelinde Kürd sorununun çözümüne ilişkin anayasal ve yasal değişiklikler yapılarak KISA, ORTA ve UZUN vadede şu somut adımlar atılabilir ve sorun çözülebilir:
KISA VADEDE YAPILABİLECEKLER
2- Koruculuk sisteminin lağvedilmesi. 3- Kürtçe basın ve yayın faaliyetlerinin özel sektörde olduğu gibi kamu tarafından yürütülmesi için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması. 4- İsmi değiştirilen yerleşim bölgelerinin adlarının orijinal haline döndürülmesi. 5- Valilerin ve yöneticilerin bölge insanından olmasına özen gösterilmesi. 6- Kürt nüfusunun çoğunlukta olduğu yerlerde İmamların Kürtçe vaaz ve hutbe verebilmesi. 7- Kürt bölgelerindeki ne mutlu Türküm diyene yazılarının silinmesi. 8- Doğu ve güneydoğu bölgesindeki tüm üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümünün açılması. 19-Anadilde eğtimin özel ve kamudaki bütün okullarda eğitime başlanması için gerekli yasal düzenlemenin yapılması,
ORTA VADEDE YAPILABİLECEKLER 1- Askeri darbe ürünü olan 12 Eylül anayasasını yamalamak yerine, tamamen değiştirerek 21.yüzyıl insani tecrübesine uygun, yaşadığımız toplumun değerleriyle uyumlu,adaletin ve özgürlüğün temel alındığı demokratik bir anayasanın bir an önce hazırlanarak halkın onayına sunulması. 2- Anayasada vatandaşlık tanımı yeniden yapılmalı ve bu yeni tanım, Türkiye'de yaşayan bütün etnik ve dinî farklılıkları açıkça vatandaşlık tanımı içine almalı, farklılıklar Türkiye veya ANADOLU üst kimliği altında birleşmeli. Çok kültürlülük, çok kimliklilik, farklı etnisitelerin özel alandan çıkması, kamusal alanda yer bulması, devlet erkinde yaşam bulması, devletleşmesi gerekmektedir. Bunun için Anayasada Kürt kimliği dahil olmak üzere tüm kimliklerin, etnik yapıların eşit vatandaşlık temelinde yer alması gerekmektedir. 3- Etnik ve din temelindeki tüm farklılıklara kendi kültürlerini yaşatma hakkı anayasal garanti altına alınmalı. 4- Kürt dili ikinci resmi dil olarak okutulmalı ve bunun alt yapı çalışmaları sağlanmalı. 5- Devlete bağlı tüm silahlı ve istihbarat güçlerinin hukuk dışı uygulamalarına kesin olarak son verilmeli. 6- İç çatışmanın sürdüğü bölgelerdeki tahribatı telafi edecek ciddi sosyo-ekonomik iyileştirmeler ve yatırımlar yapılmalı. 7- Yerel yönetimler güçlendirilmeli. 8- Türkiye'nin, kendi tarihî sorumluluğunu dikkate alarak Irak Kürd Federal yapısıyla çok yönlü ilişkiler geliştirmeli, süregelen tehdit ve imha stratejisi yerine ortaklık ve inşa stratejisini hayata geçirmelidir. Kuzey Irak ile kurulacak güven verici ilişkiler, Türkiye'deki Kürt sorununun çözümüne ve problemin ülke için barışa, güvene ve kuvvete dönüşmesine önemli katkı sağlayacaktır. UZUN VADEDE YAPILABİLECEKLER 1- Sadece Kürt sorunuyla ilgili olarak değil, cezaevinde ve dışarıda olan tüm siyasî suçlular için kapsamlı ve şartsız af çıkarılması. 2- Af kapsamına giren siyasilerin siyasi sürece katılabilmesi için siyasi faaliyette bulunma hakkından yararlandırılması. 3- Türkiye'nin eyalet sistemine geçmesi.(Yukarda anlattığım gibi yıllarca iç içe yaşamış olmanın getirdiği şartlar altında eyalet sistemine geçilmesi). SONUÇ Bu türden esaslı değişikliliklerin yapılabilmesi ve sorunsuz uygulanabilmesi için tarafların hadiseye kayıp ve kazanım, zafer ve mağlubiyet gözüyle bakmaması, hadiseyi politik çekişme ve çatışma zeminine çekmemesi gerekir. Herkesin hadiseyi doğal, tabii ve insanî hakların uygulanması olarak algılaması ve doğallık içinde uygulaması gerekir. Millet ve devlet olarak bu erdemliliği ve medeniliği gösterebilmeliyiz. Birliktelik, herkesin aynı dini, dili ırkı ve düşünceyi kabulüyle gerçekleşmez; bu, mümkün de değildir. Birliktelik, herkesin kendi kimliği ve tercihiyle var olduğu, kabul gördüğü, kendi kimliği temelinde somut örneklikler oluşturduğu ortak bir zeminde ve ortak bir paydada gerçekleşebilir. Bu ortak zemin, Türkiye'dir. Türkiye, hepimizin vatanıdır. Ortak payda ise, herkese var olabilme imkânını veren özgürlüktür. Gerçek birliktelik, özgür Türkiye'de tahakkuk eder. Millet olarak adalet, özgürlük ve güven temelinde ülkemizi yeniden inşa edebilecek güce sahibiz. Aramızda var olan dinî, kültürel, sosyal, ekonomik ve tarihî bağlar bize böyle bir imkânı fazlasıyla vermektedir. Yeter ki, bir bütün olarak kendi gücümüzün farkına varıp onu cesurca ve doğru kullanabilelim. Akan kanın durmasına, barış denen insanoğlunun en değerli icadına katkı sunan; hakikat arayışına hizmet eden, uzlaşmanın bir erdem olduğuna inanan, yanan ateşe Ebabil Kuşu niyetiyle su taşıyan herkese minnettarız. <input type="image" src="/webimage/20140521_171043 - Kopya.jpg" width="800" height="600" /></span>
<input type="image" src="/webimage/20140522_091015 - Kopya.jpg" width="0" height="0" /></span>
<input type="image" src="/webimage/20140522_113002 - Kopya(1).jpg" width="800" height="600" /></p>
<input type="image" src="/webimage/20140522_120058 - Kopya.jpg" width="800" height="600" /></p>
<input type="image" src="/webimage/20140522_113002 - Kopya.jpg" width="0" height="0" /></span>