Basın Açıklamaları

VAN BARIŞINI ARADI ÇALIŞTAYINDA YAPILAN SUNUM

VAN BARIŞINI ARADI ÇALIŞTAYINDA YAPILAN SUNUM
VAN BARIŞINI ARADI ÇALIŞTAYINDA YAPILAN SUNUM
 
VAN BARIŞINI ARADI (Yenilendi)

    Farklı inanç, düşünce ve siyasi görüş sahibi Vanlılar barışa hazır olduklarını ve barışın bozulmasına müsaade etmeyeceklerini ilan ettiler.
 
    7 Aralık 2013'de Mazlumder'in de yoğun çabasıyla Van’da belki de ilk kez sivil inisiyatifle her kesimden kanaat önderleri, STK temsilcileri kendi iç barışını sağladı ve özgürce barışı konuştu. Tahammül etmenin ne kadar büyük bir zenginlik olduğu bugünkü Barış Meclisi Çalıştayı’nda açıkça görüldü. Farklı inanç, düşünce ve siyasi görüş sahibi Vanlılar barışa hazır olduklarını ve barışın bozulmasına müsaade etmeyeceklerini ilan ettiler.
Bir gülü yetiştirmek için bazen onlarca dikene de su vermek gerekebilir…
Divan üyelerinden Van Mazlumder Şube Başkanı Yakup Aslan da barışa dair görüşlerini açıkladı. Yapılan sunumun tam metni aşağıdadır:

Barış Savaştan Daha Zordur

    Bu topraklarda yaşanan hemen hemen bütün olaylar ve gelişmeler, bu toprakların kendi gerçeğine ve yaşanmışlığına değen bir zeminden beslenerek vücut bulmamıştır. Bu yüzden maruz kaldığı sorunlar karşısında da derin bir yabancılaşmanın getirdiği sosyal psikoloji ile tepki vermiş, ama yaşadığı şeyin tam olarak neye karşılık geldiğini anlama imkânı bulamamıştır. Yine bundan kaynaklı olarak sosyal ve politik olaylar karşısında çözüm arayan bir zekâ örneği göstermekten de mahrum kalmıştır. Çünkü yaşadığı şeylerin ve kendisi için gerekli olanın ne olduğu konusunda yeterince ne kafa yormaya fırsatı olmuş, ne de bu konudaki yeteneklerini keşfedecek bir iklim bulamamıştır. Sorunlarının ne olduğu konusunda bir teorisinin bile olmaması, bunun en büyük ispatıdır ve -itiraz edecekler için ifade etmek gerekir ki- çözüm konusunda önerilenlerin hemen hemen tamamının tercüme olması ve bu toprakların doğasıyla uyuşmayan nitelikler taşıması yeter derecede veri içermektedir. 
    Barış. Bu kavram bütün insanlara mı, savaşa doymayan açgözlü yöneticilere mi yoksa her mesele hakkında konuşmayı ve tartışmayı seven fikir insanlarına mı hitap ya da tekabül etmektedir? Yoksa bunların dışında ve ötesinde savaş olgusunun, hayatlarını alt üst ettiği, maliyet olarak birebir canlarıyla karşılık bulduğu, üstelik savaşa dair hiçbir kararı bulunmayan en alt tabaka insanlara mı? Kendilerine ait olup olmadığı konusunda henüz bir fikir dahi edinememiş gençlerin, kendilerini ölüm karşısında bulmalarına mı? Herbert Hoover’in dediği gibi; “savaşı ilan edenler yaşlı adamlardır ama savaşanlar ve ölenler gençlerdir” gerçeğinin kanatan acısını dindirecek bir selim akla mı? 
Bir şeyin tahakkuk edebilmesinin koşulu, onu mümkün kılacak zeminin ve unsurların varlığına bağlıdır. Ancak asıl mesele, o şeyin var olmasından öte gerçekten devam edebilecek ve meyvelerini sunabilecek bir ekolojinin oluşturulmasıyla mümkündür. Yani barış mümkündür ama, ona dair bir inanç yoksa kendisinden beklenen sonuçları hâsıl etmez. Çünkü barış; içinde gizlenmiş bir savaş vesilesi bulunan hiçbir ortamda kalıcı olamaz. İçtenliksiz ve “olsun” diye dillendirilen bir barış temennisi, barış kavramının gerektirdiği zekâya sahip değildir; aksine, bir hesaplılık ve içten pazarlık taşıdığı için barış karşıtıdır. Bununla birlikte kavram, işteşlik karakteri dolayısıyla da tek taraflı değil, bakışımlı bir irade ve kararlılığa dayanmak zorundadır. Bu noktada, barışa inanmayanların ve barışın gereklerini göze almayanların yapacağı şeyler barışı geciktirmekten başka bir değer taşımamakta ve reelpolitikte de bir savaş taktiğine hizmet etmekten kurtulamamaktadır. İşte içinde bulunduğumuz süreç ve yaşanan yumuşama etaplarıyla hâsıl olacak olan nedir ve burada arzu edilen ve gerçekleşmesi gereken şey bir barış mıdır yoksa bir ateşkes midir? sorusu önemlidir. Buna doğru bir cevap verebilmek öyle ilk akla geldiği gibi kolay değildir. Her şeyden evvel bir barış teorisi bile yeterince ve mukabilince tartışılıp geliştirilmiş değildir. Keza bunun bir ateşkes mi, barış mı olduğuna dair bir karar verebilmek için, elde kesin verilere ve bağlayıcı hukuki metinlere ihtiyaç vardır. Yine barışı tehdit eden ima, mesaj, dil, ilişki, davranış ve eylemlerden açık ve kesin şekilde uzak durmak ve iyi niyet yeterliliğine sahip bir güvence zemini oluşturmak gerekir.
    Ne var ki bütün nazariyatlara rağmen barışa duyulan acil ve hayati ihtiyaç her türlü tasavvurun ötesinde; kapınıza gelmiş ve kapınızın önünde düşmüş kanamalı bir yaralı gibidir ve gecikilirse geri dönülmez sonuçlar intac edecek bir gerçekliğe sahiptir. Bu yüzden birilerinin savaşa karar verdiği gibi artık birileri de barışa karar vermelidir. Barışı inşa etme noktasında beliren tarihsel rol ve ekipmanların trajik belirsizliği, içinde bulunulan durumun çelişkileriyle ve insanlığın buna karşı duyduğu ahlaki duyarlıkla, sorumlulukla iç içe geçmiş bir durumdadır.
    Savaşın özel bir saike ihtiyacı yoktur, çünkü kökleri açısından beşerin doğası ile derin bir ilişki içindedir ve özü itibariyle bundan kaynaklanmaktadır. Saldırganlık, tahakküm, açgözlülük, kıskançlık, paylaşamama, ihtiras gibi menfi gerekçelerle olmasa bile şeref, kahramanlık, şecaat gibi gerekçeler de savaş içerisinde ve savaşla kabul gören unsurlar olmuşlardır. Oysa savaşın kendisi her durumda kötü olmamakla birlikte onu temin eden unsurların iyiliği ve kötülüğü konusunda bir değere ulaşmak, savaşın niteliğini ölçmek için daha tutarlı bir yoldur. Çünkü savaşmakla yalnızca tehlike yok edilmemekte, bununla birlikte yaşanabilecek huzur ve emniyet ortamı da imha edilmektedir. Bilhassa haklı ve insani temellere dayanmayan bir savaş, yok ettiğinden daha fazla tehdit ve tehlike ürettiği için başlı başına bir felakettir.
    Dengesiz, gayri-mütecanis, bağdaşık, türdeş, homojen. istikrarsız ve gergin güç ilişkilerini bütünleştirmek için siyaset ile savaş zaman zaman yer değiştirebilir. Bu anlamda savaş ve siyaset, değişik durumlara göre birbirlerinin yerini alan iki farklı strateji olurlar. İnsanın bencil çıkarları ile ahlaki yükümlülükleri arasında sıkışmanın bir sonucu olarak tezahür eden ve buna dayanarak bir topluma mal olmuş çelişkiler, hem savaşın ve aslında hem de barışın temellerini taşırlar. Bu doku içerisinde barışın dinamiklerini ve sesini doğru okumak, ona inananların bir görevi ve ahlaki yükümlülüğüdür. İnsanın bencil arzularıyla, bu durumdan kendisini kurtarmak için göstermesi gereken ahlaki çaba onun en büyük ikilemidir. Savaş(anlar)ın siyasi ve stratejik kültürlerini besleyen damarlar -hele ki bu haklı ve ahlaki temelleri olmayan bir savaşsa- “emin” olmayanların hüküm sürdüğü ortam ve gerginliğin tacirleri ile mümkün olur. 
    Bir arada yaşayan insanlar arasında yaşanan tabii hal bir barış hali değil, her zaman ilan edilmiş olmasa bile her an patlayabilecek gibi görünen bir harp hali potansiyeline sahiptir. Böyle olunca bir barış halinin tesis edilmesi gerekir; çünkü gelecek tehlikeye karşı korunmuş olmak için düşmanca hiçbir fiilin işlenmez olması yeter bir teminat sayılamaz. Çünkü taraflar birbirlerinin güvenliğine dair teminat vermelidir. Bu da ancak bağlayıcı bir hukuk ekseninde garanti altına alınabilir. Bu hukuki teminat sözkonusu olmadıkça ve tarafları bağlayıcı bir kayıt olmadıkça, düşmanlık ve tehlikenin her an ve her bahane ile ateşlenmesi işten bile değildir.
    Değerli olan her şeyin elbette ki bedeli de bir o kadar ağır ve meşakkatli olur. Bazen bir gül elde etmek için onlarca dikene de su vermek zorunda kalınabilir. Bu toprakların barış için yeterince bedel ödediğine inanıyor ve bunun gerçekten tahakkuk etmesi için etkin ve yetkin herkesin bu yolun ortasında duran taşın altına artık elini koyması gereğini hatırlatıyorum. Bir yıldır kanın akmıyor oluşu, yarın akmayacağına dair bir teminat değildir ve bunun hukuki bir güvenceye kavuşturulması kendini dayatan bir gerçeklik olarak ortada durmaktadır. 
İnsan inanmadığı bir şeyi ümit de etmez, temenni de. Sizi barışa olan inancım ve ümidimle, barışın rabbine olan muhtaçlığım ve duamla selamlıyorum.