MAZLUMDER İstanbul Şubesi Kültür Komisyonu tarafından düzenlenen "Ezber Bozan Kişiler ve Sözler Seminerleri"nin 2.’si, 1 Mart Cuma günü “Üzerinden Tank Geçen Tarih: 28 ŞUBAT” başlığı altında gerçekleştirildi.
Seminerin konuşmacıları Öğretmen-Yazar Gülşen Demirkol Özer, ikna odası mağduru Hanife Gökdemir, Hatay Eski Milletvekili Mustafa Geçer ve Gazeteci-Yazar Ekrem Kızıltaş, 28 Şubat Postmodern Darbe sürecinde yaşananları anlatarak, darbenin üniversitelerdeki ikna odalarıyla öğrencilerin, kamuda öğretmenlerin üzerindeki etkileri, siyasette ve basındaki yansımalarını paylaştılar.
Moderatörlüğünü MAZLUMDER İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Refik Partal’ın yaptığı seminerde ilk olarak ikna odası mağduru Hanife Gökdemir konuştu. Gökdemir, üniversiteye alınmadıkları ilk dönemde uzun saçlı, sakallı, küpeli erkeklerin de alınmadığını, ama kısa süre sonra onların da okula alınarak sadece başörtülülerin dışarıda bırakılmasıyla aslında yasağın tek hedefinin kendileri olduğunu anladıklarını belirtti. Gökdemir kendisinin okula bere takarak ve sadece sınavlara girerek devam ettiğini ancak bir süre sonra üniversitede ‘bere ve ideolojik peruk takmak yasaktır’ ibaresiyle karşılaştıklarını ifade ederek şunları söyledi: “Tüm bu yasaklarla birlikte ikna odalarındaki uygulamalar başladı. O odalarda bize anketler doldurttular. Bunlar bizi fişlemek için doldurtulan anketlerdi. Türkan Saylan ve 20 kişilik bir ekiple ikna odası projesini yürüttüler. Onların tek maksadı başörtülülerin üniversiteye girmesini engellemek değil, bizleri kendi kafalarındaki şablona sokarak bir bakıma zafer kazanmak, o anketler ve odalarda aldıkları kamera kayıtları ile de bu başarılarını belgelemekti. Ancak planladıkları gibi olmadı”.
İkna odaları uygulamasından 10 yıl sonra Nur Serter’in basına verdiği bir demeçte elinde ikna odası kasetlerinin bulunduğunu itiraf etmesinin ardından MAZLUMDER İstanbul Şubesi ile birlikte suç duyurusunda bulunduklarını belirten Hanife Gökdemir, Serter’in konu zamanaşımına uğradığı için hiçbir şey yapılamayacağını ifade ettiğini, hala kasetleri yargıya teslim etmediğini de hatırlatarak “Geçtiğimiz günlerde TRT’de yayınlanacak İkna Odaları belgeselinin yayınlanması Nur Serter’in kanala ihtar çekmesiyle durduruldu” dedi.
Gökdemir konuşmasının devamında şunları söyledi: “İkna odaları zulmün görünen yüzüdür. Asıl zulüm başörtüsünden dolayı okullarımıza alınmamamız, ikinci sınıf insan muamelesi görmemizdi. Ben okulu bere ve peruk takarak bitirdim. 11 yıl sonra, üniversitelere başörtüsüyle girilmeye başlanınca okuluma diplomamı almaya gittim. Bütün başörtülüler girebilirken ben kapıda durduruldum. Güvenlik görevlisi bana ‘Başınızdaki eşarp siyah olduğu için sizi içeri alamam’ dedi. Biz hala bazı insanların keyfi uygulamalarına maruz kalıyoruz. Biz hala başörtümüzle öğretmenlik yapamıyoruz, hakim olamıyoruz. 28 Şubat kuralları hala geçerli demek ki, yasaklar devam ediyor. Biz 28 Şubat yargı kararlarının iptal edilmesini bekliyoruz. Biz hala mağdur ve mazlumuz. Bize bu zulümleri yapanları affetmemizi bekliyorlar. Oysa onlar pişman değiller, özür dilemiş de değiller. Bu durumda affetmek bir lükstür”.
Gökdemir’in ardından Öğretmen-Yazar Gülşen Demirkol Özer 28 Şubat’tan bu yana yaşadıklarını ve şahit olduklarını anlattı. 28 Şubat’ın, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olduktan sonra stajyer öğretmenlik yaptığı döneme denk geldiğini söyleyen Demirkol Özer, “O dönemde İmam Hatip Lisesi’nde görev yapıyordum ve her an okuldan atılacağım psikolojisiyle çalışıyordum. Süreç uzun sürmedi ve o okuldan Alibeyköy Lisesi’ne sürüldüm. Oradan da atıldım zaten. Üstelik beni okuldan atan müdür de hırsızlıktan, rüşvetten içeri girip çıkmış bir kişiydi. Ben okuldan atıldıktan sonra çok ciddi sıkıntılar yaşamadım ama büyük problemler yaşayan çok arkadaşım oldu. Tüm bu gördüklerim dolayısıyla İkna Odaları kitabını yazmayı kendime sorumluluk bildim. Kitabı yazarken yaptığım röportajlarda da zorlandım. Çünkü insanlar hala korkuyorlardı. Bugün bile çıkıp rahatça yaşadıklarını anlatamıyorlar. O yüzden burada birilerinin o günleri anlatmasını çok önemsiyorum” dedi.
2006’da görevlerinden atılan başörtülü öğretmenlere gelen afla İmam Hatip Liselerinde yeniden öğretmenliğe başladıklarını söyleyen Gülşen Demirkol Özer şunları söyledi: “Sıkıntılar yaşamaya devam ettik. İlk olarak dersleri başörtülü öğretmenlere paylaştırılan erkek öğretmenler aldıkları ücret bir miktar azalacağı için bu durumdan rahatsız oldular. Diğer bir sorun da 28 Şubat’tan sonra başını açarak öğretmenliğe devam eden arkadaşlarımızın ‘Yine gelip ortalığı karıştıracaksınız, müfettişleri başımıza toplayacaksınız’ yakınmaları oldu”.
Gülşen Demirkol Özer konuşmasının sonunda şunları söyledi: “Biz her yerde ve her şartta başörtüsü serbestliği istiyoruz. Yasaklar hala devam ediyor. Daha yakın zamanda Fatih’te bir okula başörtüsü takarak giden bir öğretmen arkadaşımız hakkında soruşturma başlatıldı”.
28 Şubat döneminde Milli Gazete’nin Yazı İşleri Müdürü olan Gazeteci-Yazar Ekrem Kızıltaş ise kendilerinin gazetede sıkıntılar yaşadıkları günlerde bir yandan da İmam Hatip Lisesinde okuyan 2 kızının yaşadığı sorunlarla ilgilendiklerini belirterek “Kızlarım bazen eve geç geliyorlardı okuldan, neredeydiniz diye sorduğumuzda ‘Polisler bizi alıp uzak bir yerde bıraktılar. O yüzden geciktik’ diyorlardı” dedi.
28 Şubat darbesinden sonra Marmara İlahiyat Fakültesi’nin kapısına ‘Yürürlükteki kanun gereğince başörtülü olarak okula girilemez’ yazısı asılı olduğunu belirten Kızıltaş şunları söyledi: “Eğer o dönemde çok satan gazetelerden bir ya da birkaçı bu yazıyı gazetelerine koyup yanına da ‘Bu kanun hangi kanundur?’ diye sorsalardı belki de sıkıntılar bu kadar büyümeyecekti. Ben Fakülteye başörtülü kızları rehabilite etmek için görevlendirilen Zekeriya Beyaz’a giderek ‘Ne oldu, başarılı olabildiniz mi?’ diye sormuştum. O da bana ‘Ben her hafta 1. Ordu Komutanına giderek ‘Ben bu kızları zaten arka kapıdan okula alıyorum. Bırakın başörtüsüyle girsinler içeri’ diyorum ama bir şey değişmiyor’ dedi.”
Kızıltaş sözlerini şöyle sürdürdü: “28 Şubat döneminde medya/basın, kendi imkanları ile ayakta kalamayacakları için birilerinin istediklerini yapmak durumunda kaldılar. Ama bu işi sadece güç kullanmak için yapan gazeteler de kullanıldılar. Birçok medya, 28 Şubat’tan sonra varlıklarını devam ettirebilmek için kendilerinden istenildiği gibi yayın yaptılar, 28 Şubat zulümlerine destek verdiler. Bizler unutmamalıyız ki; Bugün kontrolünü sağladığını düşündüğümüz birçok mekanizma yarın aleyhimize işleyebilir”.
Seminerin son konuşmacısı, 28 Şubat döneminde Fazilet Partisi Hatay Milletvekili olan Mustafa Geçer, 28 Şubat’tan sonra siyasetin işleme mekanizmasında da büyük değişimler olduğunu söyleyerek “Bugün siyasette de demokrasi amentünün 1. şartı olmuş durumda. Demokrasiye asla karşı gelemezsiniz. Bizim referanslarımız değişti. Bugün demokrasi, laiklik, sosyal devlet bize dayatılıyor, politika rejimi koruma/kollama üzerine geliştiriliyor” dedi.
28 Şubat’la Türkiye’de toplumun kahir ekseriyetine karşı bir cephe alındığını, kimliğini ortaya koyan Müslümanların susturulmak istendiğini ifade eden Geçer, “Devletin müsaade ettiği kadar Müslüman olabiliyorsunuz. 28 Şubat darbesiyle toplumun taleplerinin siyasete taşınmasına müdahale ettiler. Toplumun kendi kimliğine yönelik her çıkışını gayrı hukuki uygulamalar ve zorbalıkla engellediler. Siyasette de başka alanlarda da bu böyle oldu. Ancak bugün bunları konuşabiliyor olmamız da ümit verici. Bir şeylerin değişebileceğine dair inancımız var. Yeter ki herkes yönünü bilsin, duruşunu sergilesin, elinden geleni yapsın” dedi.
Seminerin kapanış konuşmasını yapan MAZLUMDER İstanbul Şube Başkanı Cüneyt Sarıyaşar ise 28 Şubat’ın bittiği algısının bir illüzyon olduğunu, Müslüman kimliğin görünürlüğünün önünde durulmak istendiğini belirterek “Son 15 yılın toplum mühendisliğinin tornasından çıkan şey bugünkü tablodur. Dininizi kültürel olarak yaşamanıza bir şey demezler ama siyasete yansıtamazsınız. 28 Şubat devam ediyor. Bizler karşı bir duruş sergilemezsek 1000 yıl da devam edecektir. Burada ortaya çıkan bilince sahip çıkılmalıdır” dedi.
MAZLUMDER İstanbul Şubesi Basın Bürosu