Kapitalizm özellikle son iki yüz yılda tüm yeryüzünü ifsat etmekle kalmadı, insan emeğini de adaletsiz bir sömürüyle ifsat etti ve etmeye devam ediyor. Kar etmek üzere kurulu olan bu sistemde metalaştırılmayan hiç bir şey yoktur. İnsan emeği ve duyguları ancak alınıp satılan bir metadan başka bir şey değildir.
Tarih boyunca firavunların, kralların ve hükümdarların zulmü altında inleyen işçi-köleler hep var oldu. İnsanoğlu var edildikten bu yana biçim değiştirerek halen devam ediyor. Çin Seddi, Babil Kulesi ve Mısır piramitleri, orada çalışan kölelerin alın terleriyle sulandı.
Bugün ise köle-işçiler modern Babil Kuleleri’nde çalıştırılıyor, maden ocaklarında, tersanelerde, alışveriş merkezlerinin inşaatlarında ve barajlarda öl(dürül)üyorlar. Modern hükümdar ve firavunlar, ardıllarının zulmünü miras olarak almışçasına modern kuleleri adaletsiz ve insani olmayan koşullarda çalıştırılan işçilerin alın terleriyle suluyorlar.
Tarih, emek ve sermaye arasındaki çetin mücadelelerle doludur. İşte 1 Mayıs’ın doğuşu, bu mücadelelerin sonuçlarından biridir. 1 Mayıs, işçilerin daha az çalışmak, yani daha kısa işgünü mücadelesiyle ayrılmaz biçimde bağlıdır. İşçilerin daha kısa süreler çalışma talepleri 1800’lü yıllarda kapitalizmin doğuşuyla başlar. Sömürü, çalışma saatlerinin uzamasına paralel bir biçimde gelişir. Kapitalizmin ilk başladığı yıllar gün ışığına göre belirlenen çalışma saatleri 15 ila 20 saat arasında değişmekte hatta, işe girerken işçilere imzalatılan sözleşmelerde, günde ondokuz-yirmi saat çalışılacağı belirtilmekte idi.
Batılı ülkelerde 1830’lu ve 40’lı yıllarda işçi örgütleri genel olarak çalışma saatlerinin on saate düşürülmesi talebini ileri sürdüler.O yıllarda hâlâ eski kölelik günlerindeki gibi, günün on sekiz, yirmi saati çalışılıyordu. Bu nedenle, sekiz saatlik işgünü talebi kapitalizmin geliştiği her yerde yükseliyordu. “Sekiz saat çalışma, sekiz saat sosyal hayat, sekiz saat dinlenme ve uyku” sloganı Avustralya işçilerinin de kullandığı bir talebe dönüşmüştü. Avustralya işçileri bu hakkı 1856 yılında aldılar.
1 Mayıs’ın doğmasını sağlayan 8 Saat Hareketi 1884 yılında ABD’de yığınsal bir hareket olarak başladı. İşçi örgütleri tarafından yıllarca sürdürülen mücadeleler ve ödenen bedeller neticesinde nihayet iş günü sekiz saat olarak resmen kabul edilmesine rağmen Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde iş saatlerinin uzunluğuyla sömürü alabildiğine devam etmektedir.
Tüm insanlığa yetecek birikimlerin, birkaç yüz özel şirkete verildiği dönemdeyiz. Böylesine acımasız bir sömürü düzeninin tüm çalışanlara kader diye dayatıldığı bir çağdayız. Hala birçok sektörde külfetten kaçınılarak alınmayan önlemler sebebi ile işçiler ölmekte, milyonlarca işçi açlık sınırının altında hiçbir sosyal güvencesi olmaksızın kayıt dışı çalıştırılmakta, sağlıksız koşullarda çalıştırılmaktan dolayı zaman içerisinde meslek hastalıklarına yakalanmakta, halen birçok sektörde düşük ücretlerle çocuk işçiler çalıştırılmaktadır. Emek sömürüsü en temel insan hakları ihlalidir. Dolayısıyla ekonomik adaletin ve insan onuruna yaraşır çalışma koşullarının sağlanması, insan haklarının da zorunlu bir gereğidir.
MAZLUMDER OLARAK; tüm dünyada işçilerin, emekçilerin, geçimini çalışarak sağlayanların; renk, dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin kutladığı, emeğini eşitsiz bir mübadeleyle satmak durumunda bırakılıp, zor şartlar altında, ölümü göze alma pahasına çalıştırılan işçilerin bayramını kutluyor; ırk, dil, din, etnik kimlik gözetilmeksizin, adaletin bütün herkes için tesis edilmesini talep ediyoruz.
Nurcan AKTAY
MAZLUMDER GYK ÜYESİ