Türkiye’deki darbe geleneğinin üslup değiştirmiş haliyle siyasete ve topluma yönelik sivil ve askeri bürokratik müdahalenin yani “28 Şubat Süreci”nin 15. yıldönümündeyiz.
Muammer Aksoy’un öldürülmesi ile başlayan bir dizi faili meçhul cinayetler zinciri, Sivas, Başbağlar ve Gazi Mahallesi olayları gibi çok sayıda masum insanın ölümüyle veya mağduriyetiyle sonuçlanan her yönüyle provokatif amaçlı olduğu aşikâr olan olaylar, Türkiye’yi, bilinçli bir şekilde 28 Şubat sürecine taşımıştır.
Toplumsal hafızayı biraz zorlayıp 12 Eylül sürecinin hazırlandığı günler bir nebze hatırlandığında benzer olayların ve seri cinayetlerin ne kadar sistemli bir şekilde gerçekleştirildiği çok açık olarak görülecektir.
28 Şubat Süreci ile birlikte şiddeti artarak devam eden (irtica ile mücadele adı altında) belirli bir toplumsal kesime yönelik İnsan Hakları ihlalleri, dünya kamuoyunun da ilgisizliği nedeniyle akıl almaz boyutlara ulaşmıştır.
Bu gün, 28 Şubat döneminde Maltepe 2. Zırhlı Tugay Komutanlığına atanan Doğu Silahçıoğlu'nun Sultanbeyli'de Müslüman halkı tahrik ettiği, heykellerin yıkılması için ajanların dolaştığı, cami inşaatlarının yıktırıldığı, camilerin yıkılmak istendiği, inançlı halka karşı düşmanca tavırların sergilendiği, caddelerinde tankların yürütüldüğü yerde Sultanbeyli Meydanındayız. Halkın inancına karşı açılan bu savaşı protesto için, hafızamızı tazelemek ve çocuklarımıza, gençlerimize yaşanan haksızlıkları anlatmak için, bir daha yaşanmaması için inanca ve haklara karşı savaşın yaşandığı Sultanbeyli’deyiz.
İnsanlığın haklarına karşı gerçekleştirilenleri kısaca hatırlamak gerekirse:
Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 312. Maddesi’ne dayanılarak Türkiye eski Başbakanı Necmettin Erbakan’a 1 yıl hapis ve ömür boyu politika mahrumiyeti cezası verilmesi ve hemen ardından söz konusu maddenin Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte gündeme getirilmesi, evrensel insan hakları ilkeleri çerçevesinde Türkiye’nin nasıl bir durumda bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin gerçek iktidarını elinde bulunduran güç merkezi, o dönemde aynı anda siyaseti, hukuku, ekonomiyi, dini ve kültürel hayatı bir tek ideoloji doğrultusunda merkezi bir anlayışla yönetmiştir. Söz konusu bu totaliter ideoloji, bütün evrensel İnsan Hakları ilkelerini ayaklar altına almıştır. Türkiye’de yargı, adaleti sağlayan bir araç olmaktan çok, resmi ideolojinin bir baskı unsuru olarak işletilmiş ve 28 Şubat aktörlerinin direktifine göre gerçekleştirilmiştir.
Anayasa Mahkemesi içtihat kararları ve bazı diğer kanun, kararname, tüzük ve yönetmelikler hiç bir hukuki mesnede dayanma ihtiyacı hissetmeden yüz binlerce insan mağdur edilmiştir. Yaklaşık her dört yurttaştan birisinin oy vermiş olduğu bir parti kapatılıp yöneticileri siyaset dışına itilirken, Dünyanın en büyük şehirlerinden birisi olan İstanbul’un Belediye Başkanı şiir okumak gibi komik bir gerekçeyle hem makamından ve hem de politik faaliyetlerden men edilmiştir.
Resmi din otoriteleri tarafından dahi İslam’ın kesin bir hükmü olduğu kabul edilen ve Müslüman kadınların vazgeçilmez bir yaşam biçimi olan başörtüye karşı 28 Şubat iradesi tarafından başlatılmış olan saldırılar hayatın bütün alanlarında insan ve kadın haklarını hiçe saymıştır. (Her iki kadından bir tanesinin başörtülü olduğu ve bin yıldır kadınların başörtülü yaşadığı ülkede başörtüsüyle bir kadın seçilme hakkına sahip olamamakta, eğitim, sağlık, ekonomi ve diğer kamusal alan içinde yasaklar günümüzde de devam etmektedir.)
İmam Hatip okullarının kapanması için planlanan süreçte orta kısmının kapatılması ve diğer meslek liselerini de kapsayan katsayı engelinin çıkarılması sonucunda yüz binlerce öğrenci, en tabii hakları olan Yüksek öğrenim hakkından mahrum edilmiştir. Ayrıca Kur’an Kursları’nda çocukların eğitimi yasaklanmış, 12 yaşın altındaki çocuklara ailelerinin Kur’an eğitimi vermeleri imkânsız hale gelmiştir.
Üniversitelerdeki başörtüsü yasağını protesto etmek isteyen yüzlerce kişi, hakkında Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı tarafından çeşitli cezalar ve dahi idam istemiyle yargılanmıştır.
İslami yayın organları, gazete, dergi ve radyolar yargının siyasal bir baskı aracı olarak kullanılması yoluyla doğal muhalefet işlevini yerine getiremez hale gelmiştir.
Türkiye’de İslami sermaye olarak nitelendirilen belirli iş adamı, şirket, holding ve diğer vakıf ve kültür teşekkülleri, evrensel ekonomik rekabet ve sivil toplum baskılardan nasibine almış, örgütlenme hürriyeti ağır baskı altında tutulmuştur.
İnsan Hakları ihlallerinin takipçisi konumundaki derneğimiz (MAZLUMDER)’in genel merkezi başta olmak üzere tüm şubelerine Terörle Mücadele Timleri tarafından baskınlar düzenlenmiştir.
TCK 312. Maddeye dayanılarak birçok aydın, gazeteci, politikacı ve yazar hapse mahkûm edilirken, birçok aydın hakkında da davalar açılmış, bazılarının mahpusluğu ise halen devam etmektedir. Yine birçok aydın ve politikacı Türkiye dışında siyasi mülteci konumuna düşürülmüştür.
Devlet dairelerinde ve üniversitelerde tam anlamıyla bir kadro kıyımına gidilmiş, birçok memur başörtüsü ve İslami düşüncelerinden dolayı işlerinden olmuştur. Öğretim üyeleri tarih boyunca inanç ve düşünce özgürlüğünün sembol mekânları olarak kabul edilen üniversitelerden atılmışlardır.
Türkiye halkı top yekûn olarak sindirilmiş, adeta İslami herhangi bir emareye sahip olmak fişlenmek için yeterli sayılmış, kişisel verilerin hukuka aykırı kaydedilmesi suçu defalarca işlenmiştir.
Türkiye; her zaman bilinen üslubuyla 28 Şubat Sürecinde de evrensel İnsan Hakları ilkelerini ve yargı sistemini totaliter resmi ideolojisi adına pervasızca kullanmıştır.
İslami dünya görüşüne sahip insanlara dönük yapıldığı açıkça ilan edilen bu askeri muhtıra ve sonrası gelişmelerle mağdur edilmiş milyonlarca insanın yaşadığı söz konusu sürece Batı/Avrupa ülkeleri, İnsan Hakları Kuruluşları ve STK’lar gerekli tepkiyi göstermemiştir.
Avrupa “İnsan Hakları” Söylemi ülkemizde yaşanan bu gelişmelere yaklaşımından dolayı Dünya Müslümanları nezdinde itibar kaybetmiştir.
MAZLUMDER olarak, Türkiye Cumhuriyetini Hukuk devleti olmanın gereğini yerine getirmesini, ilk önce 28 Şubat’ın getirdikleri ve götürdükleriyle bütün sorumlularının yargılanmasını, oluşan her türlü hak kaybının tazmin edilmesini, o dönemde konulan yasa-kanun hükmünde kararname ve diğer düzenleyici işlemlerin İnsan Hakları ışığında yeniden ele alınmasını, yapılan ideolojik ceza yargılamalarının yenilenmesini zaruri gördüğümüzü ifade ederiz.
MAZLUMDER İstanbul Şubesi