VAN MAZLUMDER ŞUBESİNİN DÜNYA ANADİL GÜNÜYLE İLGİLİ AÇIKLAMASI
Basına ve kamuoyuna…
21 Şubat Dünya Anadil Günü’nde Mazlumder olarak ‘Kürtçe dilinin Kürtler için ana sütleri kadar helal olduğu’nu vurgulayarak, bu günün içerdiği öneme dikkatleri çekmek istiyoruz. Dil, bir iletişim aracı olmaktan çok daha fazla anlam ifade eder. Her dil, o dili konuşan toplumun tarihinin, sosyal ritüelinin ve kültürünün taşıyıcısıdır. Dil, bir ulusun kültürünün, tarihinin, geleneklerinin kendisinden sonraki toplumlara yansıması/aktarılması hatta aynasıdır. Bir toplumun kimliğini anlamak için diline bakmak yeterli olabilir. Nihayetinde dil, ana gösterge, sembol ve kimlik kaydıdır. Dil, düşüncenin, kişiliğin, fıtri varlığın ayrılmaz bir parçasıdır. Belleğin ve zihnin kendini nesnel ve somut olarak göstermesinin zorunlu bir öğesidir. Anadil, kişinin dünyayla ilk iletişim kurma sürecinde edinip öğrenmeye başladığı ve dolayısıyla kişiliğinin, kimliğiyle, duygusal ve zihinsel gelişimiyle ayrılmaz bir parçası niteliğini taşır. Taşıdığı bu özellik itibariyle başka bir dilin üstlenemeyeceği bir rolü kendinde taşımış olur. Hayati özellikleriyle apaçık olan anadilin yok sayılması mağduriyetler, çelişkiler, travmalar ve kişilik yozlaşmaları gibi istenmeyen sonuçları doğurduğu bilinen bir gerçektir.
İnsanlık tarihinde ulus-devletler özellikle yeniden yapılanma aşamasında kendi içindeki diğer milletleri imha yoluyla ortadan kaldırmaya varan sert politikalar uygulamış, kimi de bunun yerine asimilasyon ya da entegrasyon politikalarıyla kendilerinin dışındaki kavimlerin kendi varlıklarını yeniden üretmelerinin önüne set çekmiştir. Bu durumda dil kıyımı da denilen, dillerin yok edilmesi olgusu yaşanmıştır. Daha yaygın politika ise, bütün sahalara yayılan projelerle asimilasyon girişimleri olmuştur. Militarist anlayış çerçevesi dahilinde sürdürülen asimilasyon politikaları, egemen dil dışındaki dil ve kültürlerin türev, köksüz, daha alt statüde, değersiz, uydurma olduğu algısı toplum mühendislerinin çabasıyla inşa edilmeye çalışılmıştır. Asimilasyon politikaları bir yandan incelikli yöntemlerle sürdürülürken, diğer yandan farklı dillerin kullanımı aşamasında engeller, baskı bariyerleri ve yasaklar koyarak otoritesini oluşturmaya çalışmıştır.
Bütün diller insanlık ailesinin kültürel-dilsel mirasının bir parçası olarak eşit derecede değerlidir. Hiçbir dilin diğerinden üstün olması da söz konusu olamaz. Allah’ın ayetleri olarak karşılık bulan bireyin kimliğinin ortak kültürel zenginlik kaynağı dilleri, tehlikeli gören, yasaklamaya, dolayısıyla yok etmeye çalışan ırkçı sistemler bu davranışlarıyla zulmün kaynağı haline gelmişlerdir.
Bilindiği gibi birçok ülke yeniden ulus-devlet inşa süreçlerinde homojen “tek tipçi” bir toplum yaratma politikalarıyla, kültür, tarih ve dil çeşitliliği ve zenginliği açısından ciddi tehdit ve tehlikelere yol açmıştır. Tek kültür, tek kimlik yaklaşımı hem bireyin hem de toplumların gelişmesinin ve değişimin önünde de ciddi bir engel oluşturduğu, Türkiye, gelişmiş dünya ülkelerindeki uygulamalarla kıyaslandığında açık bir şekilde geride olduğu ortaya çıkmaktadır. Kuşkusuz, eğitim hakkının gerçekleşebilmesinin ve eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanmasının koşullarından birisi çocuğun anadilini öğrenmesi, anadiline değer verildiğini hissetmesi ve anadiliyle eğitime başlamasıdır. Anadili ve anadilinde eğitim konusunun politik tartışmalara hapsedilmesi Türkiye açısından son derece talihsiz bir durum olup, eksik, algı yanılgısı ve önyargılı bir yaklaşımın ürünüdür. Bu yaklaşım, bireylerin kişilik gelişimiyle, yeteneklerinin ve zihinsel yetilerinin gelişimiyle yakından ilgili olan bir sorunun makul çözümünü geciktirmekte ve hatta imkansız hale getirmektedir. Sorunu sadece politik bağlamda ve “güvenlik” düzleminde tartışarak, resmi dil dışındaki dillerin önündeki engellerin kalkmasının ülkeyi böleceği fobisiyle hareket etmenin sadra şifa olmadığı tecrübelerle sabittir. Farklı anadillere sahip olan ve temel eğitime başladıklarında birden bire başka bir dille karşılaşan öğrencilerin yaşadığı travmayı tarif etmek mümkün değildir. Bu uygulamaların hakim olduğu ülkelerde eğitim hakkına, eğitimde fırsat eşitliğine ve BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin güvenceye aldığı ilkelere dair bir çözüm üretmek mümkün değildir. Kürt dili zeminindeki hakların, bölünme fobisi ve politik kutuplaşmalar ekseninde değil başta eğitim hakkı olmak üzere temel haklar ile pedagojik ilkeler ekseninde tartışılarak makul çözüm modellerine ulaşılabileceğini savunuyoruz. Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi dünyanın birçok ülkesinde çok dilli eğitim modelleri uygulanmaktadır. Ülkemizde de çok dilli eğitimin, bölücü değil aksine daha birleştirici olacağına inanıyoruz. Kültürel farklılıkların bir zenginlik unsuru olduğuna, bölünmeyi değil daha zengin bir birlikteliğin yaratılmasına katkı sunacağını düşünüyoruz. Bu bağlamda ülkemizdeki bütün diller ve kültürler birer zenginlik kaynağı olarak görülmeli ve tanınmalı, sağlıklı bir ortam ve iklimin sağlanması için iç barışın güçlendirilmesine çalışılmalıdır. Çocuğun kendi anadiliyle eğitime başlaması, ülkede kullanılan resmi dili ve hatta başka pek çok dili öğrenmesine ve kullanmasına engel değildir. Aksine, diğer dilleri en iyi şekilde öğrenmenin ön koşulunun kendi anadilini en iyi şekilde öğrenmekten geçtiği artık genel olarak kabul edilmektedir. Batı aydınlanması karşısında bir savunma refleksi şeklinde tezahür eden Osmanlı yumuşak dönüştürme, etkisiz kılma sürecinin devamında Cumhuriyet döneminde giderek kabalaşan asimilasyon projeleriyle geliştirilen “Türk Ocakları”, “Halkevleri”, “Türk Yurdu”, “Türk Derneği” gibi kuruluşların misyonu, homojen bir Türk ulusu yaratmaktı. Bu kuruluşlarla tek dil politikası benimsenmiş ve kültürel çeşitlilik inkâr edilerek yasaklanmıştır, hatta sosyal alanda Türkçeden farklı bir dille konuşanlara para cezası uygulanmasının öngörüldüğü dönemler olmuş, kırsal kesimlerde bu şiddet içerikli politikalarla uygulanmış, “Vatandaş Türkçe Konuş”, “Türkçe Konuş Çok Konuş” gibi kampanyalar düzenlenmiştir. Bu ırkçı yaklaşım 1930’lı yıllarda “Türk Tarih Tezi” ve “Güneş Dil Teorisi” gibi bütün dillerin ve kültürlerin Türk dili ve kültüründen türediği yolundaki savların ortaya atılmasına kadar büyümüştür. Öyle ki, “tek tipçi” merkezlerden yetişen kanaat önderleri, aydınlar, entelektüellerden önemli bir kısmı, resmi dil politikalarını benimsemiş, Kürtçe ve benzeri dillerin gelişmemiş, entelektüel ve bilimsel bir niteliğe sahip olmayan bir dil olduğu, diğer dillerden çok sayıda kelime aldığı, hatta ‘illere göre Kürtlerin benzer değil, farklı bir Kürtçeyle konuştukları için birbirlerini anlayamadıkları’nı iddia etme cüretini bile göstermişlerdir. Bu ırkçılık cinneti, 80 askeri darbesiyle yeni bir boyut kazanmıştır. 1982 Anayasası’nın 42. maddesiyle tek dile dayalı resmi dil politikasının çerçevesi çizilmiştir: “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.” Türkiye’de diğer ırkları kendi bünyesinde dönüştürme cinneti anaforunun öfkesinde bir ülkeyi adeta militarist şiddet içerisinde yok etmeye sürükledikleri bir zamanda bile dünyanın birçok ülkesinde yüzlerce dil konuşuluyor, insanlar kendi kültürlerini, geleneklerini daha da zenginleştiriyorlardı. Son dönemlerden birkaç örnek vermek gerekirse… Papua Yeni Gine’de 850, Nijerya’da 427, Kamerun’da 270, Zaire’de 210, Solomon Adalarında 66, Avustralya’da 250, Hindistan’da 380, Endonezya’da 670 farklı dil konuşulmaktadır. Kanada’nın nüfusu 33 milyondur. Bunun 8 milyonu Fransız kökenlidir. İngilizce ve Fransızca, ülkenin resmi dilleridir. İnsanların fıtri hakları olan dillerini engellemek bir insanlık suçudur. İkinci dili öğrenmek zorunda bırakılan hiçbir insan, başka bir dili kendi ana dili gibi konuşamaz ve sahiplenemez. Dolayısıyla dillerin engellenmesi büyük bir zulümdür ve biz MAZLUMDER olarak bu zulmün bir an önce son bulmasını talep ediyoruz.
Önerilerimiz:
Üniversitelerde ülkede var olan farklı anadillerine ve kültürlere ilişkin anabilim dalları ve enstitüler kurulmalı, buralarda akademik gelişimin imkânları oluşturulmalıdır.
MAZLUMDER VAN Şubesi adına
Yakup Aslan