İNSAN HAKLARI AÇISINDAN AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

İNSAN HAKLARI AÇISINDAN AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

Yılmaz ENSAROĞLU

MAZLUMDER Genel Başkanı

Türkiye'de toplumun büyük bir bölümü, Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam üyeliğine destek vermekte ve Avrupa ile bütünleşme ideali, Türkiye'nin iç politikasında yeni ayrışmalara, saflaşmalara yol açmaktadır. Bu anlamda Türkiye kamuoyu, geleneksel siyasi yelpazenin belirlediği ayrımları aşan farklı bir eksende yeniden bölünmektedir. İnsan hakları sorunu, bu yeni farklılaşma eksenini ortaya çıkaran en önemli konuyu oluşturmaktadır.

Türkiye'deki çeşitli toplum kesimlerinin Avrupa'ya bağladığı umutların gerçekçi olup olmadığını zaman gösterecektir. Ancak, insan hakları ihlallerine maruz kaldıklarından yakınan belli başlı kesimlerin bu umutlarının karşılanıp karşılanmayacağını veya ne ölçüde karşılanacağını, Avrupa'nın bugüne kadarki politikasına bakarak kestirmek de güç değildir.

1993 yılında belirlenen ve tüm aday ülkelerin gerçekleştirmesi gereken temel değişikliklere ilişkin bir çerçeve çizen Kopenhag Kriterleri, üyelik için aday ülkenin demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlıkların sayılmasını ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarını sağlamış olmasını öngörmektedir. Bu bağlamda Türkiye'nin insan hakları rejimini eleştirenlerin, Türkiye'nin iç dinamikleriyle demokrasinin ve insan haklarının geliştirilmesinin mümkün olmadığına inananların ve özellikle de cari siyasi rejimin baskısından en fazla rahatsız olan kesimlerin Avrupa Birliğine adeta bir kurtarıcı rolü biçmesini ve bütünleşmeyi bir ideale dönüştürmesini anlamak mümkündür. Ancak devlet otoritesini simgeleyen güçler veya yönetici elitler arasında bu ideali paylaşmayanların bulunduğu ve bunların azımsanmayacak sayı ve güçte oldukları da artık iyice belirginleşmiş bulunmaktadır. Türkiye'de bürokrasinin -özellikle onun denetlenemeyen bölümünün- ve devletle organik ilişki içinde bulunan iş çevrelerinin, Türkiye'nin Birliğe adaylığının -deyim yerindeyse- ciddileşmesinden, sessiz ama farkedilir bir rahatsızlık duydukları görülmektedir. Kaldı ki Türkiye'de sadece yönetenler değil, sağ, sol ve İslami kesim de bu konuda kendi içinde bir anlamda ikiye bölünmüştür. Özetle "Avrupa ile bütünleşme ideali"nin artık her kesimden muhalifleri ve yine her kesimden destekçileri bulunmaktadır.

Türkiye siyasetinde ordunun yeniden inisiyatifi ele almaya başladığı 1992 yılında başlayan ve 28 Şubat ile inisiyatifin bütünüyle sivillerden alınmasına sahne olan süreç, Kürt sorununun iç politik faktörlerle çözümlenmesi umutlarını tüketmiş görünmektedir. Bu soruna ilişkin talepleri olan siyasi partilerin kapatılması, milletvekillerinin TBMM'nden atılması ve HADEP'e yönelik kapatma istemi ve faaliyetlerine getirilen fiili kısıtlamalar ve benzeri uygulamalar, bu umutların tükenmesinde önemli rol oynamıştır. Kürt muhalefeti tarafından Avrupa ile bütünleşme "ideali"ne yüklenen umutları bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir.

Avrupa Birliğinin "1998 Yılı Türkiye Gelişme Raporu"nun sivil ve siyasi haklara ilişkin bölümü, haklı olarak diğer tüm konulardan daha fazla Kürt sorunu ve bu sorun dolayısıyla yaşanan insan hakları ihlallerine ayrılmıştır. İşkence, yargısız infaz ve kaybetme olaylarının eleştirildiği rapora göre Kürtler, ekonomik ve sosyal bakımdan dezavantajlı konumdadırlar ve soruna askeri değil siyasi çözüm bulunması istenmektedir. Abdullah Öcalan'ın yakalanmasından, yargısız infazlara ve işkenceye kadar birçok konuya yer veren "1999 Yılı Gelişme Raporu"nda da Ekim 1998'den sonra bazı olumlu adımların atılmış olduğu belirtilmekte, ancak kaygı verici sorunların hala mevcut olduğu vurgulanmaktadır. Bu yönüyle rapor, Türkiye'nin en yoğun insan hakları ihlallerine sahne olan Kürt sorunu konusunda doğru tespitler içermekte ve barışçıl çözüm için gerekli ana istikameti göstermektedir.

Birliğin son iki yıl yayımlanan gelişme raporları, insan hakları konusunda bazı önemli tespit ve yorumlar içermekle birlikte, Türkiye'nin insan hakları tablosunu oluşturan bazı temel sorunları ise adeta görmezden gelmektedir. Örneğin bu raporlar, Türkiye'nin ikinci büyük insan hakları ihlal alanını ifade eden din özgürlüğü sorununda dramatik bir suskunluk arzetmektedirler. 1998 Yılı Türkiye Gelişme Raporu, bu konuda sorunu ve ihlalleri, ihlallerin kaynağını teşhis etmekten uzaktır; 1999 Yılı Türkiye Gelişme Raporu ise, Türkiye'deki din özgürlüğü sorunundan hiç söz etmemektedir. Bu ikinci raporda konu ile ilgili sayılabilecek tek cümle "Din özgürlüğü bakımından, Lozan Antlaşması ile tanınan dinsel azınlıklar ve diğer dinsel azınlıklar arasında bir muamele farklılığı hala mevcuttur" şeklindedir. Kuşkusuz bu tespit doğrudur ancak ne dinsel azınlıkların sorunları buna indirgenebilecek durumdadır, ne de din özgürlüğü alanında sadece gayrimüslim azınlıklar ihlallere uğramaktadır.

Raporlarda, her şeyden önce Türkiye'de 28 Şubat muhtırası ile başlayan ve askeri güçlerin sivil hükümeti yıkıp yerine başkasını kurdurmalarıyla devam eden sürecin siyasete etkisi ve insan hakları bakımından doğurduğu sonuçlar ele alınmamaktadır. Bu sonuçlar arasında en önemlisi, Türkiye'de 28 Şubat 1997 tarihinden itibaren din özgürlüğü alanında ciddi, yoğun ve ağır ihlaller üreten bir sürecin başlamış olmasıdır. Sadece siyasal İslam'la değil, Kemalist ideolojinin "irtica" olarak adlandırdığı bir sosyolojik durumla, bir yaşam biçimiyle mücadele gerekçesiyle gerçekleştirilen bu askeri müdahale, bu raporlarda ancak asker-sivil ilişkileri konusunda ortaya çıkan antidemokratik sonuçları bakımından ele alınmış olup, bu müdahalenin kendilerine karşı yapılmış olduğu kesimlerin hakları konusunda hiçbir bilgiye rastlanmamaktadır.

Raporda "Din özgürlüğü konusunda, devlet okullarında dinsel eğitim (Sünni) zorunludur" denilmektedir. Oysa ilkokullarda verilen, din eğitimi değil din bilgisidir. Türkiye'de din eğitimi veren okullar, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren kapatılmıştır. Sanıldığının aksine, 28 Şubat sonrası orta kısımları kapatılan İmam Hatip okulları da, müfredatında din ile ilgili bazı dersler bulunmasına karşın ağırlıklı olarak öteki okullarla aynı dersleri veren okullardır. Bu "din bilgisi" ise, Sünni değil resmi (Atatürkçü, milliyetçi ve sekülerleştirilmiş) din anlayışına göre verilmektedir. Bu konuda bilgi sahibi olmak için Atatürk'ün resmiyle başlayan ve onun vecizeleriyle süslü herhangi bir ilkokul din bilgisi kitabına bakmak yeterlidir. Bununla birlikte ister "din eğitimi" olsun, isterse de "din dersi"; bunun zorunlu olmasına karşı çıkılmasının gereği açıktır. Raporda "Süryani Ortodoksların dinsel eğitimlerinin icrasında baskılara tabi" oldukları belirtilmektedir. Bu tespit de doğrudur; ancak eksiktir. Sünni müslüman çoğunluk için baskıdan öte bu konuda kesin bir yasak durumu söz konusudur. Din eğitimi veren özel okul kurmak yasak olup, müslüman ailelerin, çocuklarına 12 yaşından önce Kur'an'ı Arapça okumayı öğretmeleri yasayla yasaklanmıştır. Pek çok insan hakları savunucusu "Müslüman bir ülkede" bunun olabileceğine inanamasa da gerçek budur.

Raporda "Sünni din adamlarının aksine hükümetten maaş alan Alevi din adamları yoktur" şeklindeki tespit de doğrudur; ancak bu durum Sünnilere yönelik bir ayrıcalığı değil, bir ihlali ifade etmektedir. Din adamlarını halkın finanse etmesinin yasaklanması, onların devletin memurları olarak faaliyet göstermesi demektir. Bu durumdan şikayetçi olmayan devletçi zihniyete sahip bazı Sünnilerle, bunu bir avantaj olarak görüp talep eden aynı zihniyetteki bazı Aleviler dışında her iki kesimden pek çok din adamı ve aydın, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)'nın kaldırılmasını ve devletin dini sivil topluma bırakmasını talep etmektedirler. Fiili olarak bu durum, en çok Sünni vatandaşları rahatsız etmektedir; çünkü kendi paralarıyla yaptırdıkları ve 28 Şubat sonrası DİB'nın el koyduğu camilerinde her Cuma ibadetinde okunan hutbenin, devlet tarafından gönderildiğini ve zorla okutulduğunu bilmektedirler.

Türkiye'de din özgürlüğü sorununun hem Cumhuriyet tarihiyle yaşıt olan; hem de 28 Şubat sonrasında yeni biçimleri ortaya çıkan çeşitli boyutları vardır. Cumhuriyetten sonra geleneksel din (İslam), bütün geriliklerin kaynağı olarak görüldüğünden dolayı bütün tekkeler kapatılmış, tarikatlara giriş yasaklanmış, dini okullar (medreseler) kapatılmış, dini giysiler yasaklanmış ve din ile ilişkili sayılan tüm sivil ve siyasal haklar kullanılamaz hale getirilmiştir. Bütün bunlar bir "medeniyet projesi" olarak görülmüş ve Fransa'nın jakoben dönemindeki uygulamalar, neredeyse ayrıntılarına kadar taklit edilmiştir.

Kapatılmış olan dini okulların işlevini kısmen gören İmam Hatip okulları, 28 Şubat 1997'den sonra kapatılmış, kalanların statüsü ise öğrencilerin talep etmeyeceği biçimde yeniden düzenlenmiştir. Bu durumda Türkiye'de din eğitimi veren özel okul da bulunmadığından, aileler çocuklarına din eğitimi verememektedirler. Üstelik devlet, bu okullardan mezun olacak gençlerin üniversite sınavlarında puanlarını düşürmüş ve böylece binlerce genç, daha fazla başarılı oldukları halde, üniversite haklarından yoksun bırakılmışlardır. Oysa bu öğrenciler, bu okullara başlarken bu tür bir düzenleme bulunmamaktadır ve bu durum onların kazanılmış haklarının gaspı anlamını taşmaktadır. Başörtülü oldukları için çok sayıda öğrenci okuldan atılmış, üniversiteden atılmış, çok sayıda kadın memurun işine son verilmiş ve hatta bazı özel işletmelerle özel üniversitelere de baskı yapılarak başörtülü kadınların işten atılmaları sağlanmıştır. Bu, sadece din özgürlüğünün ihlali veya kadınlara yönelik ayrımcılık olmayıp, öğrenim özgürlüğünden çalışma özgürlüğüne kadar uzanan bir dizi hak ihlalini içermektedir.

Üniversitelerde önce muhafazakar rektörler, ardından da sivil ve demokrat rektörlerin kalanları, idari kadroların ise ezici çoğunluğu tasfiye edilmiştir ve bu tasfiyelerin ağırlıklı bölümü dindar akademisyenleri kapsamaktadır. Askeri personelden aynı durumda olanlar da Yüksek Askeri Şura(YAŞ) kararlarıyla ve hiçbir itiraz hakları olmaksızın işten atılmışlardır. Atılanların başka kurumlar tarafından işe alınmaları da baskı yapılarak engellenmeye çalışılmaktadır. Birçok aydın ve yazar Türk Ceza Kanununun 312. maddesinden dolayı hapse atılmıştır ve çok sayıda dava sürmektedir.

Din ekseninde bir siyasal uzlaşmazlığın yaşandığı ve dini talepleri de olan bir partiye karşı muhtıra verilerek seçimle gelmiş bir sivil hükümetin yıkılıp yerine başkasının kurulduğu, MGK tarafından "irtica" denilen bir sorunun "PKK'dan daha öncelikli iç tehdit" ilan edildiği ve son üç yıldır bu konuda asker bürokratlar tarafından, büyük medyanın "topyekün savaş" manşetlerinde ifadesini bulan bir mücadele programının yürütüldüğü bir ülkede, din özgürlüğü konusunda raporda yer almaya değer herhangi bir ihlalin yaşanmamış olması mümkün müdür? Kendilerine karşı darbe yapılmış veya muhtıra verilmiş bir kesimin insan hakları bakımından durumunu tahmin etmek, gerçekten bu kadar güç müdür?

Burada asıl sorulması gereken sorulardan birisi, Avrupa'nın bu sorunları teşhis etmede nasıl bu kadar geç kalabildiğidir. Gerçekten de büyük ölçekli uluslararası ihaleleri izlemekte ve kendi ülkelerinin şirketleri bu ihaleleri kaybettiğinde anında tepki göstermekte gecikmeyen Avrupalı devletlerin ve liderlerin, insan hakları ihlalleri alanındaki bu yaygın ve köklü sorunları teşhis etmekte nasıl olup da bu kadar geç kaldıklarını anlamak güçtür.

Görülen odur ki, Avrupa Komisyonunun 1998 ve 1999 yılı gelişme raporları ve Avrupa devletlerinin din özgürlüğü konusundaki tutumu, Türkiye'de devlet açısından bugün için fazlasıyla tatmin edici görünmektedir. Devlet, bu alandaki yaygın ve yoğun insan hakları ihlallerinde Avrupa'dan yana kendisini son derece "rahat" hissetmektedir. Çünkü "siyasal İslam'la mücadele ediyoruz" gerekçesinin, Avrupa'nın bu alandaki insan hakları ihlallerini görmezden gelmesi için yeterli olduğuna inanmaktadır.

Kuşkusuz AB'nin bu soruna ilişkin tutumunun sadece Türkiye'yi ilgilendirmediğini belirtmekte yarar vardır. Bu yaklaşım sorunu, Cezayir'de askeri darbe sonrası yaşanan katliamlara veya Tunus'ta hali hazırda devam eden devlet terörüne karşı gösterilen suskunlukta da belirginleşen daha genel bir yaklaşım sorununun bir parçasıdır.

Avrupa Komisyonunun, Türkiye'deki uygulamalar konusunda Kürt sorunundan farklı olarak din sorunu konusunda resmi tezleri kabul etmeye daha yatkın olmasının ilk nedeni, Avrupa Topluluğunu oluşturan devletler açısından "fundamentalizmle mücadele"nin, demokrasiden ve insan haklarından daha önemli görülmesi olabilir. Bugüne kadar izlenen çizgi, AB açısından Müslümanların sivil ve siyasal haklarının, "şeriat tehlikesi"ne kurban edilebilir olduğunu ve bu süreçte yaşanan ihlallerin görmezden gelinebileceğinin kabul edildiğini akla getirmektedir. Avrupa'nın Cezayir'deki cunta tarafından yapılan darbe ve sonrasında yaşanan katliamlara karşın bu ülke yöneticilerine gösterdiği anlayış ve hatta destek böyle yorumlanabilir. Bu anlamda sorun, bilgi sahibi olmamanın ötesinde, insani ve ahlaki değerler adına kaygı verici olan daha vahim bir sorun gibi görünmektedir.

Türkiye'de insan hakları ihlallerini doğrudan yaşayanlar açısından bakıldığında sorun şudur: Avrupalılar, genellikle İslam'a karşı tarihsel ve/veya dinsel kökleri olan bir önyargıya sahiptirler ve bu önyargı ihlalleri görmemeye veya mantığa büründürmeye neden olmaktadır. Avrupa, insan hakları konusunda ne söylerse söylesin, sonuçta Avrupa'nın göbeğinde ve herkesin gözleri önünde Bosna'da ikiyüz elli bin Müslüman katledilmiştir. Ortadoğu'daki malum politikası nedeniyle her zaman eleştirilen Amerika müdahale etmeseydi, Avrupalılar Kosova'da da aynı senaryonun oynanmasını "üzüntüyle" izleyecekler ve bir o kadar insan ölürken onlar "sorunu görüşmeler yoluyla çözmeye" çalışacaklardı... Bu bahsi uzatmak mümkündür ve solun ekonomik, sağın ulusal çıkar ve dindarların dini gerekçelerle açıklamaya çalıştıkları olgu, Avrupa'nın insan hakları konusunda samimiyetsiz ve çifte standartlı olduğudur. Türkiye'de insan hakları alanında faaliyet gösteren derneklerle, kültürler, dinler ve uygarlıklar arası diyalog çabası içinde bulunan kurum ve dernekler, en fazla bu örneklerle ve Avrupa'nın bu tutumunu görememekle suçlanmaktadırlar. Ve ne yazık ki onların bu eleştirilerini çürütebilecek karşıt örnekler bulmak güçtür.

Avrupa'dan bakınca Müslüman ülkelerdeki din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili sorunların bir türlü görülememesi, ekonomik ve siyasi çıkarlar sorununun ötesinde kültürel nedenlerden de kaynaklanıyor olabilir. Avrupalı politikacı veya devlet adamı, etnosentrik bir bakış açısının taşıyıcısı olabilmektedir. Konumuz açısından bunun anlamı, bu kişinin, Müslüman toplumlardaki sorunları, bütünüyle önyargısız biçimde anlamaya çalışsa bile, kültürel kodlarının, onu sıklıkla yanıltabilmekte oluşudur. Batılı değerler adına hareket ettiğini ileri süren, kravat takan ve tıraşlı bir diktatörün, ona sakallı olanından daha az itici gelmesi veya daha kötümser bir izlenimle sempatik bile görünmesi; demokrasi ve insan hakları gibi değerlerin "despotik Doğu toplumları" için lüks görülüp, demokratik olduğunu iddia eden ama açıkça belirli bir sosyal kesimin ekonomik ve siyasi ayrıcalıklarına dayanan rejimlerin "bon pour l'Orient" olarak değerlendirilip desteklenmesi söz konusudur.

Avrupa'nın insan haklarına yaklaşımını sağlıksız ya da eksik kılan diğer bir husus da, Türkiye'deki ihlallere ilişkin bilgilenme biçimindeki hatadan kaynaklanmaktadır. Türkiye'de insan hakları konusunda aktif olan kesim, ağırlıklı olarak sol kesimdir. Bu nedenle Türkiye'deki insan hakları sorunlarını anlamak için genellikle onlarla görüşülmektedir. Ancak bazı konularda, örneğin Kürt sorunu konusunda çoğu itibarıyla olumlu bir çizgide olan solcu aydınların önemli bir bölümünün, din özgürlüğü konusunda oldukça olumsuz bir çizgide olmaları; laikliği, toplumsal barışı sağlamayı amaçlayan ve devletin dinler ve inançlar karşısında tarafsızlığını ifade eden bir ilke olarak değil, toplumu "aydınlatmanın" ve "akıl ve bilim yönünde onu dönüştürmenin" bir aracı olarak algılamaları ve hatta bu yüzden genel olarak devletin ihlal politikasını desteklemeleri nedeniyle, özellikle son üç yıldır Türkiye'de din özgürlüğü alanında yaşanan sorunları onların dile getirmelerini beklemek neredeyse imkansızdır. Türkiye'deki antidemokratik ve jakoben laiklik anlayışı ve bunun sol aydınlardaki yaygın etkisi bilinmediği veya yeterince anlaşılmadığı sürece, Türkiye'de din özgürlüğüne yönelik ihlalleri onlardan öğrenmeye çalışmanın ne kadar anlamsız olduğu da anlaşılamayacaktır.

Söz konusu raporların hazırlanması aşamasında Türkiye toplumunun tüm kesimlerinin talep ve görüşlerini yansıtacak ölçüde çeşitli grup ve bireylere ulaşılamaması, görüşülen sivil toplum örgütü temsilcilerinin söylem ve pratik bakımından birbirine yakın çevrelerden oluşması söz konusudur. Bu durum ihlal tablosunun bütün olarak görülmesini engellemektedir. Oysa Türkiye'de insan hakları genel bir sorundur; her kesim, az veya çok bu ihlallerden payına düşeni almaktadır ve herkesin bu konuda söyleyecek sözleri vardır.

Bu raporlarda somutlaştığı üzere, nedenleri ne olursa olsun, sonuç olarak din özgürlüğü alanında yaşanan, özellikle 28 Şubat sonrası yoğunlaşan baskıların Avrupa Devletleri tarafından büyük ölçüde görmezden geliniyor olduğu söylenebilir. Ancak, hangi nedene dayanırsa dayansın, sonuçta belirginleşen ve aynı zamanda ciddi bir ahlaki zaafa işaret eden bu yaklaşım, o sorunu birebir yaşayanlar tarafından tepkiyle karşılanmaktadır.

Bazı Müslüman ülkelerde ve bu arada Türkiye'de laikliği koruma adına yapılan ve aslında belirli bir kesimin ayrıcalıklı ekonomik ve sosyal pozisyonunu sürdürmesi için bahane teşkil eden bu baskı ve ihlaller, "Batılı değerler" adına yapıldığı ileri sürüldüğü için bazı Batılı bireylere çok itici gelmeyebilir; ancak ihlal ihlaldir ve Tunus'taki veya Türkiye'deki başörtülü kadınlara yapılanlar, Afganistan'da başı açık kadınlara yönelik ayrımcılık ve hak ihlaliyle özünde farksızdır. Taliban'ı eleştirirken ahlaken haklı ve tutarlı olabilmek, aynı zamanda Batılılar gibi giyinen diktatörlere de eşit ölçüde karşı çıkabilmeye bağlıdır. Ne yazık ki Türkiye'de devlet ve büyük medya, zaman zaman Avrupa ülkelerinden birinde başörtüsünün kullanımına ilişkin bir yasak haberi bulabilmekte ve bunu, mevcut yasağı ve ayrımcılığı haklı göstermek için kullanabilmektedirler.

Batılı ülkelerin fundamentalizme karşı anlaşılabilir duyarlılıklarının bu hatayı kolaylaştırıcı niteliği mutlaka fark edilmelidir. Müslümanların yaşadığı bir ülke düşünün ki, orada devlet, Müslüman bir aileye, çocuğuna 12-13 yaşına kadar din dersi vermeyi yasaklamış olsun, onun dini eğitim alması engellenmiş olsun, onun nasıl giyineceği, nasıl düşüneceği, nasıl inanacağı devlet tarafından belirlenmek istensin, tarikata girmesi veya dini ayin yapması yasaklanmış olsun, kurban bayramında kestiği kurbanın derisini bile devletin seçtiği bir kuruma bağışlamak zorunda olsun, gittiği camide her Cuma dinlediği hutbe, bir devlet kurumu (DİB) tarafından belirlenmiş olsun, mahallesinde dinlediği vaaz bile tek bir merkezden yayınlanıyor olsun, başörtüsünden dolayı okulunu, işini ve kariyerini kaybetsin. Devlet başörtülü kadınlardan kamusal işlerin finansmanı için vergi alsın, ama ona kamusal alanda hizmet vermeyi reddetsin; örneğin üniversiteye almasın. Karısı başörtülü olmak veya sadece namaz kılmak, bazı kurumlarda çalışan bürokratlar için işten atılma gerekçesi olsun. Böyle bir ülkede din nedeniyle muhalif olmak için fundamentalist olmaya gerek yoktur. Dindar, dine karşı kayıtsız veya dini inancı olmayan, ama içinde az da olsa bir adalet duygusu bulunan bir insanın bütün bunları onaylaması mümkün değildir.

Burada gözden kaçırılmaması ve dünya barışı açısından önem taşıyan ve toplumların ya da devletlerin kısa vadeli çıkarları için feda edilmemesi gereken bir gerçek vardır: Türkiye'de (veya Tunus'ta) siyasi rejimler, seçilen iç düşmanlar ve darbeler geçicidir; ancak uzun vadede barış adına zor zamanlarda yapılan olumlu eylemler kalıcıdır. Toplumların kolektif hafızalarında, bu süreçte Avrupa'nın nasıl davrandığı, deklare edilen metinlerde yazılı olan haklardan çok daha fazla önemli yer tutacaktır.

İletişim eksikliği ya da çeşitli ön yargılardan kaynaklanan söz konusu sağlıksız yaklaşımın giderilmesinde, Avrupa'daki ve özellikle de Türkiye'deki insan hakları örgütlerinin önemli bir rol oynaması gerekmektedir. İnsan haklarını; siyasal, ideolojik ya da dinsel bir mücadelenin aracı olarak algılamayan, onu amaç edinen ve ayrımsız bir biçimde her zaman, her yerde ve herkes için savunan ve bağımsız, hükümetler dışı insan hakları örgütleri, Avrupa'nın sivil ve resmi toplumunun Türkiye'nin insan hakları sorunlarını kuşatıcı bir biçimde kavramasına aracılık yapabilir. Çünkü var olan sağlıksız yaklaşımda, onların da, Türkiye'nin insan hakları sorunlarına seçici yaklaşmalarının belirli bir payı bulunmaktadır.

Türkiye, Avrupa Birliği'ni gerçekten istiyor mu?

Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam üye olması, yukarıda da ifade edildiği üzere, bugün için toplumun büyük bir bölümünün desteğini kazanmış olmakla beraber, özellikle yönetici seçkinlerde kimi tereddütler bulunmaktadır. Bunlar esasen, daha demokratik, özgür ve uluslararası bağlantıları bulunan bir Türkiye'yi kontrol edememe kaygısını taşımaktadırlar. Bu nedenle, Kopenhag siyasi kriterlerine uyma zorunluluğunun, asıl iktidar gücünü kullanan çevrelerde birtakım tereddütlere, hatta isteksizliğe yol açmış olması şaşırtıcı değildir. Nitekim, Avrupa Birliği'ne uyumla ilgili olarak Başbakanlık İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu tarafından hazırlanan raporun, ancak Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği'nin istekleri doğrultusunda değiştirildikten sonra Başbakanlığa ulaşabilmiş olması bu bakımdan anlamlı bir gelişmedir. Ayrıca, Kopenhag kriterlerine uyum konusunda isteklilik ve samimiyet gösteren kimi bakan ve bürokratların görevlerini bırakmak zorunda kalmış olmaları da kayda değer bir noktadır.

Bu nedenle, Helsinki AB Konseyinden sonra, uyum süreci bakımından Türkiye'de hiçbir ciddi adım atılmamıştır; buna ilişkin ciddi ve samimi bir niyet de gözükmemektedir. Başbakan Ecevit'in son Norveç ziyareti sırasında yaptığı konuşmalarla, Türkiye'de aynı günlerde yaşanan olaylar, parlamentonun gündemine hükümetin sevk ettiği yasa tasarıları birbirleriyle tamamen çelişki içerisindedirler. İç tehdit- dış tehdit, iç düşman-dış düşman propagandası ve paranoyası üzerine oturtulmuş güvenlik konsepti, hala tüm devlet politikalarının ana belirleyicisidir.

Resmi görevliler ve sözcüler, Türkiye'nin AB ile bütünleşme hedefinin ve stratejisinin değişmediğini vurgulamaya devam etmektedirler ve Türkiye, kimi yüzeysel ve görüntüyü kurtarmaya dönük birtakım düzenlemeler yaparken, alttan alta da mevcut statükoyu güçlendirmeye yöneldiği izlenimi vermektedir.

Kopenhag Siyasi Kriterleri Açısından Türkiye'nin Durumu

Türkiye'nin insan hakları ve demokratikleşme sorunlarının genel kaynağı, devlet yapısının niteliği ve özellikle resmi ideolojinin varlığıdır. İdeolojik ve kültürel bakımdan homojen bir toplum yaratma amacı güden temel devlet politikaları, her alanda devletin toplum karşısındaki öncelik ve kaygılarını esas almakta ve insan haklarını devletin çıkarlarına ya da kaygılarına feda etmektedir. Bu çerçevede devlet, halkın dilini, etnik kökenini, dinini, düşünce sınırlarını, giyim kuşamını... belirleme hakkını kendinde görmektedir. Bu nedenle, insan haklarını ihlal etmek, bir yönetim pratiğine dönüştürülmüştür. Bundan kurtulabilmek için Türkiye, devlet içine yuvalanmış yasadışı çetelerle hesaplaşmak ve şeffaflığı gerçekleştirmek zorundadır.

Türkiye'de resmi anayasal kurumların gerçek ve nihai karar alıcılar olmaması, insan haklarının geliştirilmesinin ve korunmasının önündeki en büyük engellerden birini oluşturmaktadır. Bu çerçevede, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve MGK Genel Sekreterliği hala siyasal süreci yönlendirmekte ve paralel bir hükümet, hatta parlamento gibi çalışmaktadır. AB yetkililerinin sık sık yakındıkları siyasilerdeki irade tutukluluğunun ana nedeni de budur. Nitekim, Türkiye'de hükümeti oluşturan parti ya da partiler, halka vaat etmiş oldukları kendi siyasi programlarını değil, asker-sivil bürokrasi tarafından belirlenmiş olan değişmez devlet politikalarını uygulamak zorundadırlar. Türkiye İlerleme Raporları, AB'nin de bunun farkında olduğunu göstermektedir. Muhtemelen AB, önümüzdeki süreçte bunun kabul edilemez olduğunu, Türkiye'ye daha belirgin bir biçimde hissettirecektir.

Kopenhag Siyasi Kriterleri açısından Türkiye ile AB arasında önemli dil ve terminoloji farklılığı bulunmaktadır. Türkiye "kendine özgü koşullar"ı bahane ederek "demokrasi", "insan hakları", "hukuk devleti", "laiklik" gibi ilkelerin, neredeyse evrenselleşmiş tanımlarından sapmanın veya caymanın yolunu bulmuştur. Besbelli ki, bu kavramlara AB ile Türkiye'nin yüklediği anlamlar farklıdır. Bu nedenle, ortaklık müzakerelerinin sağlıklı yürütülebilmesi için öncelikle dil ve terminolojide ortaklığın sağlanması gerekmektedir.

Türkiye hala yasama ve yargı faaliyetlerinde bile, uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmemektedir. Çıkarılan yeni yasalarla insan hakları ihlalleri daha da artmaktadır. Yargı sürecinde de Türkiye'nin onayladığı ve Anayasaya göre kanun hükmünde olan uluslararası insan hakları belgeleri yok sayılmaktadır. Yargının, hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasından çok ihlallere aracılık ettiği düşüncesi, kamuoyunda gittikçe yaygınlaşmaktadır. TCK 312. maddeden mahkumiyet kararları ve adil yargılanma hakkının, basının da desteğiyle açıkça ihlal edilmesi gibi vahim uygulamalar hala sürmektedir. Buna karşı Türkiye'nin insan haklarından birinci derecede sorumlu yetkilileri bile 312. maddeyi devletin kendini koruması için gerekli olduğu düşüncesini savunabilmektedirler.

İfade özgürlüğünün sınırlarını genişletme amacıyla TCK'nun 312. maddesi kaldırılması dahi sorunun köklü çözümüne yetmez. Çünkü hukuku ve yargıyı, baskıların aracı haline getiren temel politika değiştirilmediği takdirde, kaldırılacak 312'nin yerine, şu ana kadar hiç de gündemde olmayan başka birtakım maddeler konulabilir. Nitekim 312. madde de birkaç yıl öncesine kadar bu kadar yaygın olarak kullanılmamaktaydı. Kaldı ki devletin ideolojik ve güvenlik kaygılarına aykırı ifadeler hala suçlanmakta ve cezalandırılmaktadır. Akademik özgürlükler kısıtlandığı için bilimadamları dahi yerleşik düzeni, resmi politikaları ve bu çerçevede antidemokratik tutumları, özellikle TCK'nun 159. maddesinin keyfi uygulanması yüzünden eleştirememektedirler.

Özetle Türkiye bir taraftan insan haklarını devletleştirmekte; diğer taraftan da Kopenhag siyasi kriterlerinin "Türkiye'ye özgü" yeni düzenlemelere tabi tutulmasını sağlamaya çalışmaktadır.

Türkiye'nin Sorunları Karşısında AB'nin Tutumu

Ne yazık ki, bu bağlamda AB tarafının tutumu da, yukarıda ayrıntılı biçimde vurgulandığı gibi yeterince umut verici değildir. On yıllara dayanan Türkiye'nin AB sürecini ve bir yıla yaklaşan "aday ülke" sürecini hangi kriterlerin belirlediği, Türkiye kamuoyu tarafından kolaylıkla anlaşılamamaktadır. Örneğin Lüksemburg Zirvesi sırasında Türkiye'nin aday ülke olma isteminin neden reddedildiği ve Helsinki Zirvesinde ise Türkiye'nin aday ülkeler arasına alınmasına neden karar verildiğinin ikna edici bir açıklaması bilinmemektedir. Dolayısıyla adaylık sürecinin hukuki ve ahlaki açıdan tutarlı ve belirlenmiş birtakım ilkelerin ve kriterlerin ışığında gelişen ve gelişecek olan bir süreçten çok, çıkarların ve konjonktürün belirleyeceği bir süreç olacağına ilişkin derin kaygılar bulunmaktadır.

AB-Türkiye ilişkilerine bakıldığında; AB'nin ve AB üyesi ülkelerin, Türkiye'nin insan hakları sorunları karşısında ilkeli, tutarlı ve istikrarlı politikalar geliştiremediği görülmektedir. Tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi AB'ne üye ülkelerin insan hakları politikalarının belirlenmesinde de, ilkelerden çok ekonomik ya da siyasal çıkarların ve birtakım lobi faaliyetlerinin belirleyici faktörler oldukları izlenimi edinilmektedir.

Bu nedenle, Türkiye'nin AB'ne uyum konusundaki ikircikli, hatta iki yüzlü tutumu karşısında AB'nin ne kadar ilkeli ve kararlı davranacağı bilinmemektedir. Ancak AB'nin 1998 ve 1999 Türkiye İlerleme Raporları'na bakıldığında AB'nin, Türkiye'nin insan hakları sorunlarını seçici bir yaklaşımla ele aldığı dikkati çekmektedir. Söz konusu raporlar, Türkiye'nin tüm insan hakları sorunlarını bir tek Kürt sorununa indirgemekte, ordunun yönetimdeki ağırlığına ve MGK'nın yapısına yönelik eleştirilerin hemen yanına, bunların Türkiye'deki laikliği güçlendirmek amacıyla yapıldığı eklenerek, ihlaller bir bakıma meşrulaştırılmaktadır. Bu raporlarda, Devlet Güvenlik Mahkemelerinden asker üyelerin çıkarılması gibi küçük birtakım düzenlemeler, çok köklü reformlar olarak tanımlanmaktadır. İşkence gibi yoğun ihlallerin yaşandığı bazı alanlarla ilgili olarak da, tamamen Türkiye'deki resmi söylem tekrarlanmaktadır.

Sonuç olarak AB, Türkiye'nin demokratikleşme ve insan hakları sorunlarını kuşatıcı bir biçimde görebilmek için çok yönlü ve doğru bilgilenmenin yollarını mutlaka bulmalı ve ilkeli, tutarlı, istikrarlı ve kapsamlı bir insan hakları politikası belirlemelidir. AB de, Türkiye de insan hakları konusunda herşeyden önce samimi olmalı; AB insan haklarını, ihtiyaç duydukça Türkiye'ye karşı kullanılacak bir araç olarak görmekten, Türkiye de günü kurtarmaya dönük ve dış baskıları bertaraf etme amaçlı makyaj politikalarından vazgeçmeli ve taraflar, karşılıklı yükümlülüklerini yerine getirmelidir. Ancak bir kez daha vurgulanmalıdır ki Türkiye'nin yaklaşımı hiç umut vermemektedir. Çünkü, AB'ne üye ülkelerde mevcut olandan daha ileri düzenlemelere hükümetin girmemesini isteyen güçler, Türkiye'de hala son sözü söylemektedirler ve herkes de bunu kabul ediyor görünmektedir.

FAALİYET BİLGİLERİKategori Adı Seminer & Panel & KonferansTarih 2004-08-27
Okunma Sayısı : 5319
Şube ve Temsilcilerimiz
mazlumder-genel-merkez
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - MAZLUMDER GENEL MERKEZ
Adres: Molla Gürani Mah. Şehit Pilot Mahmut Nedim Sk. No: 5 Kat: 5 Fatih / İSTANBUL (Aksaray Metro Durağı B Kapısı Karşısı)
E-posta: info[a]mazlumder.org | Telefon: +90 (0212) 526 2440 | Faks: +90 (0212) 526 2441

Ziyaretçi Sayımız : 2040548

beyaz.net, bilisim, network, web uygulamalari