Olağanüstü Genel Kurul İlanı
AB SÜRECİNDE MÜSLÜMANLAR - Şehmus ÜLEK

AB SÜRECİNDE MÜSLÜMANLAR

Şehmus ÜLEK

Tüm katılımcıları ve konukları saygıyla selamlıyorum.

Avrupa Birliği süreci, Türkiye Müslümanlarının yabancısı oldukları, anlaşılmaz bir süreç değildir. Bu süreç, Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinden, 19. Yüzyıldan günümüze kadar devam edegelen batılılaşma hareketinin geldiği son aşamayı yansıtmaktadır. Tanzimatla birlikte başlayan batılılaşma hareketi, T.C.'nin kuruluşu ve bu aşamada gerçekleştirilen devrimlerle devam etmiş, NATO ve daha sonra Avrupa Konseyi üyeliği, Gümrük Birliğine ve nihayet Avrupa Birliğine üyelik başvurusuyla bugünkü aşamaya gelinmiştir. O gün bugündür Batı'nın toplumumuzdaki uzantıları ve batı yönelimi içerisindeki egemenler tarafından Türkiye toplumunu batılı norm ve değerler çerçevesinde yeniden şekillendirme çabaları kesintisiz devam edegelmiştir. Batı bu süreçte durağan kalmamış; dünyada yaşanan uluslaşma, iki dünya savaşı, soğuk savaş, globalleşme, v.b sosyal, siyasal, ekonomik hadiseler nedeni ile yaşanan iç devinim sonucu değişim kaçınılmaz olmuştur.

Soğuk savaş sonrası yaşanan küreselleşme, batıyı da harekete geçirmiş; küresel kapitalizmin önünü açacak küresel değerler sistemi oluşturularak, sadece ekonomik değil, sosyal, siyasal, kültürel, askeri, v.s. alanlarda kurumlaşma çabalarına tanık olunmuştur. Bu gelişmelerin sonucunda Batı, bugün askeri bir güç olma çabası içerisinde; ekonomik, kültürel ve siyasal bir birlik olarak, Avrupa Birliği adıyla karşımıza çıkmaktadır. Küreselleşme, doğası gereği yerel olanla temasa geçerek onu yeniden biçimlendirmekte; sürekli tüketim ve genişleyen bir pazara gereksinim duymaktadır. Bu nedenledir ki, Avrupa Birliği genişleme programları uyguluyor, Türkiye ile ilişkilerini de bu çerçevede sürdürüyor.

Avrupa Birliği, birtakım siyasal kriterleri vazgeçilmezleri arasına almış ise de temel felsefesini ekonomik kriterler oluşturur. Zaten Avrupa Birliği de başlangıçta Gümrük Birliği olarak ortaya çıkmıştır. Küresel kapitalizm, modern ve tüketici bir toplumda pazar ekonomisini ve sermayenin serbest dolaşımını esas alır. En önemlisi de uluslararası sermayenin girdiği ülkelerde güvencede olmasını öngörür. Yani Avrupa Birliğinin vazgeçilmezleri arasına aldığı siyasi kriterlerle, kimi birey ve topluluk haklarını öngörmesinin yanında asli işlevi serbest dolaşımdaki uluslararası sermayeyi güvenceye almaktır.

Ayrıca Avrupa Birliğinin, güvenlik gerekçesi ile veya özellikle Müslümanlarla ilgili tutum belirlemelerde, vazgeçilmez gördüğü kimi hakları rahatlıkla rafa kaldırdığı sıkça karşılaşılan bir durumdur. Özellikle 28 Şubat sonrasında din özgürlüğü alanında yaşanan çok yoğun hak ihlallerine rağmen Avrupa Komisyonunun her yıl yayınladığı ilerleme raporlarında bunlardan tek cümle ile bile sözedilmemiş olması; henüz sonuçlanmamış olmakla birlikte AİHM'in Refah Partisi Davasında verdiği kararda, partiden öte İslam Dinini yargılayıp mahkum eden ifadeler bu hususta önemli bir fikir vermenin ötesinde 28 Şubat'ın Avrupa Birliği projesi olduğunu bile akla getirmektedir. 11 Eylül sonrasında büyük bir şaşkınlık yaşayarak ABD'nin dümen suyuna giren Avrupa Birliği, yeni yeni kendine gelmekle birlikte bu konuda net bir tutum belirleyebilmiş değildir. Ancak 11 Eylül'ün Avrupa Birliğinin müslümanlarla ilgili politikalarında hakları kısıtlayıcı önemli değişiklikler yaptığı gözlenmektedir.

İslami Kesimin AB Sürecindeki Duruşunu Etkileyen Faktörler

Değerli konuklar,

İslami kesimin Avrupa Birliği sürecindeki duruşunu etkileyen en önemli faktör, yaşanan 28 Şubat sürecidir. Öyle ki son 30 yıllık süreçte, İslami kesimin Avrupa Birliğine yönelik en belirgin yaklaşımı olan " Batı kulübü / Hristiyan kulübü" nitelemesini sloganlaştıranlar bile bugün Türkiye'nin Avrupa Birliğine girmesinden yana tutum takınan cephede yer almaktadırlar. 28 Şubat sürecinde din özgürlüğü alanında yaşanan mağduriyet ve çaresizlik, Müslümanların Avrupa Birliğine yönelimine büyük bir ivme kazandırmıştır.

Türkiye gerçeğinde Müslümanlar, beşeri tecrübe açısından sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel alanlarda ciddi, elle tutulur, reel çözümler üretememiş; kendi içerisinde tıkanmışlık ve handikaplar yaşamışlardır. Dinin alemlere rahmet olma pratiğinin gereği olan beşeri yetkinliğin sergilenememiş olması; yaşam pratiği ile olması gereken arasındaki uyumsuzluk, umutsuzluğu körüklemiştir. Bu hal, komplike işleyen bir sisteme sahip Avrupa Birliğine olan cazibeyi arttırmıştır.

Avrupa Birliği sürecinde Türkiye'deki üç geleneksel muhalefet hareketinden Kürtler ve Sosyalistler, Avrupa Birliği zemininde korunmuş, kabul görmüş ve destek almışlardır. Sisteme yönelik mücadele pratikleri itibariyle bu iki grubun gerisinde bulunan Müslümanlarda da benzer olanaklardan yararlanma eğilimi ortaya çıkmıştır. Ancak diğerleri gibi küresel değerleri yeterince benimseyip içselleştirmedikleri için Müslümanlar benzer korumayı görememiştir.

Ülkede egemen otoriter yapı dikkate alındığında, yürütülen siyasal mücadelede sağlanacak kolaylıklar açısından Avrupa Birliğini tercih nedeni olarak gören anlayışı da İslami kesimin Avrupa Birliği sürecindeki duruşunu etkileyen başka bir faktör olarak ifade edebiliriz.

Müslümanlar Doğru Yerde Durmuyor

Dinin/İslamın çözümleyen, insanlığa bir yaşam biçimi, bir proje sunan niteliği dikkate alındığında genel itibariyle Müslümanların doğru yerde durduklarını ifade etmek mümkün görünmüyor. Yaşadıkları topraklarda sorunlara çözüm üretemedikleri gibi, sırat-ı müstakimde de sebat etmeyen, pratik yanlışlardan arınayım derken doğrularını da kaybeden, değişmezleri sorgulamaya başlayan, dayanak noktalarını kaybettiği için de sağa - sola savrulan bir hal içerisindedirler.

Bu duruma gelinmesinde Müslümanların Kur'ani kriterleri içselleştirememelerinin, samimi bir pratik sergilememelerinin rolü büyük olmuştur. Müslüman Türklerin iki temel insan hakları sorunundan birine karşı takındıkları tutum bu çelişkili durumu çok net ortaya koymaktadır.

Bu ülkede ortalama tahminleri alırsak yirmi milyona yakın Kürt yaşıyor. Bu insanlar Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bugüne kadar inkar ve asimilasyon politikalarına maruz bırakıldı. Kürt kimlikleri kabul edilmediği gibi ana dillerine yasak uygulandı. Olağan bir halle tanışmadılar, tenkil ve tehcire tabi tutuldular. Otuza yakın isyan yaşadılar ve onbinlerce ölü verdiler. Peki bu süreçte Müslüman Türkler ne yaptı ? İstisnaları dışarıda tutarsak aydını ile, avamı ile maalesef bu sorunu görmezden geldiler; daha da ötesi statükonun yanında yer aldılar. Oysa Kur'an kriterleri bununla ilgili çözümlemesini çok net bir şekilde ortaya koymuştur. Kur'an "diller ve renkler Allah'ın ayetlerindendir" diyor.

Ne zaman ki Avrupa Birliği tarafından Kopenhag Kriterleri dayatıldı, cari sistem de buna yönelik düzenlemeleri gerçekleştirdi; Müslümanlar da bunun temel insani bir hak olduğundan, yasağın anlamsızlığından dem vurmaya başladılar. Kısacası Kur'an Kriterlerini, Allah'ın Ayetlerini görmezden gelen Müslümanlar, Kopenhag Kriterleri ile düşünce dünyalarını, pratiklerini düzenlemede sakınca görmediler. İnsani/İslami bir hak talebini görmeleri için AB'nin dayatması, derin devletin de vize vermesi gerekmiştir.

AB sürecinde Müslüman aydınların durumu traji-komiktir. Dün Müslümanların aşırı siyasallaştığından yakınan, bunun ibadi - ahlaki zaafiyete veya felsefi kodlardan kopuşa sebep olduğunu ifade eden aydınların; bugün siyasal bir birlik olan Avrupa Birliği sürecinde takındıkları tutum tam bir çelişkidir. Bu siyasal birlikle beraber toplumun baskın bir şekilde seküler bir yaşam tarzı ile kuşatılacağı, dolayısıyla ibadi - ahlaki alanda zaafiyetten de öte yozlaşma yaşanacağı; felsefi kodlarla birlikte siyasal kodların da kaybolacağı gerçeğini gözden uzak tutma çabaları anlaşılabilir değildir. Yoksa dinin ibadi - ahlaki pratikleri ve felsefi kodları anlamını mı yitirdi ?

Bir asrı aşkın süredir devam eden batılılaşma hareketlerine, Müslümanları değerlerinden koparan devrimlere karşı duran, bu uğurda binlerce şehit veren Müslümanların, batılılaşmanın bugün geldiği son aşama olan Avrupa Birliğine karşı müspet bir yaklaşım sergilemeleri, geçmişteki tutarlı çizgilerinde önemli bir zikzak, bir sapma olacaktır.

Geçmişte Marksistler Hindistan'ın İngilizler tarafından işgalini ileri bir adım olarak nitelemişlerdi. Çünkü dialektik materyalist felsefe gereğince feodal bir toplumdan sosyalist topluma geçiş için öncelikle sanayileşmenin gerçekleşmesi ve kapitalizme geçiş zorunluydu. İşte Avrupa Birliği sürecinde de Türkiye'nin üyelik aşamasına gelmesi için Tanzimat ve Islahat hareketleri, Kemalist devrimler, laiklik, hatta 28 Şubat müdahalesi zorunluydu. O nedenle Avrupa Birliğinden yana tutum içerisinde olanların batılılaşma sürecinde yaşanan bu hareketleri de savunmaları, tutarlılıkları açısından önem arzetmektedir.

"Türkiye'nin bir yol ayrımında bulunduğu, Avrupa Birliğine kapağı atamazsa Amerika Birleşik Devletlerinin güdümüne gireceği, Müslümanların kendi gemilerini inşa sürecinde Avrupa Birliğinin daha emin bir liman olduğu" şeklindeki ifadeler de gerçeği yansıtmadığı gibi Avrupa Birliği konusunda temayülünü belirlemiş bir beynin, belirlemelerine meşruiyet arayışından başka bir şey değildir. Türkiye'nin şu ana kadar kimin kontrolünde olduğunu görmezden gelen bu yaklaşım, geçmişte tanık olduğumuz "Amerika'ya yönelmezsek, NATO'ya girmezsek Komünist Rusya'nın esiri oluruz" veya "ya ABD ya Rusya" şeklindeki düşünüşün farklı bir versiyonudur.

Soğuk savaş döneminde geliştirilen "Amerikancı İslam" projesi, bugün "Euro İslam" olarak karşımıza çıkmaktadır. Avrupa Birliğinin içimizdeki partnerlerinin de çabalarıyla siyasal ve kamusal alana ilişkin hükümlerden arındırılmış, küresel değerler hamuru içerisinde seküler bir anlayışla yoğrularak yeniden şekillendirilmiş, balans ayarları yapılmış bir din/İslam topluma dayatılacak ve ancak böyle bir din yaşama şansı bulabilecektir.

Yukarıdaki ifadelerimiz, içeride Müslümanları her yönüyle kuşatan, kimliksizleştirme ve kişiliksizleştirme operasyonları ile yaşamı çekilmez hale getiren otoriter sisteme karşı Avrupa Birliğini adres gösterenler için de aynen geçerlidir.

Bunları ifade ederken Avrupa Birliği sürecinde oluşan cepheleşmede, yönelmeleri için Müslümanlara asli kaynakları dışında bir adres; özellikle bağımsızlık, milli birlik ve beraberlik adına oluşturulan ulusal cepheyi adres olarak gösterdiğimiz zannedilmesin. Söylenmek istenen, taraflardan birinin yanında yer almamak, muhalif zemini muhafaza etmektir. Müslüman, mevcut tarafların yanında olamayacağı gibi tarafların sahip oldukları zemini meşru gösterecek söylem ve eğilimlerden de uzak durmak zorundadır.

Müslümanlar olarak öncelikle Avrupa Birliği sürecini doğru okumamız gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle Avrupa Birliği'nin içimizdeki partnerlerinin, Avrupa Birliği'ni "bireysel haklar" gibi dar bir yaklaşım içerisinde sunarak Müslümanları manipüle etme, dünyadaki kimi güç odaklarını Türkiye halkı nezdinde meşru güçlere dönüştürme girişimlerine karşı toplumu doğru bilgilendirmemiz ve buna uygun tutum geliştirmemiz gerekmektedir.

Bugünkü referanslarımız yine dünkü referanslarımızdır. Müslümanlar dünyayı, siyaseti Kopenhag Kriterleri ile değil İslami / Kur'ani Kriterlerle okumalıdır. Bunlar realiteden uzak, sloganik ifadeler değil; Müslümanın yaşamla bağını oluşturan dini / analitik ifadelerdir.

Umarım bu forum Avrupa Birliğini vaftiz ayinine dönüşmez.

Hepinizi tekrar saygıyla selamlıyor, yaşadığımız sürecin gereğine uygun olarak bu formu düzenleyen Özgür Der'e teşekkür ediyorum.

FAALİYET BİLGİLERİKategori Adı Seminer & Panel & KonferansTarih 2004-07-22
Okunma Sayısı : 3582
Şube ve Temsilcilerimiz
genel-merkez
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği - MAZLUMDER GENEL MERKEZ
Adres: Molla Gürani Mah. Şehit Pilot Mahmut Nedim Sk. No: 5 Kat: 4 Fatih / İSTANBUL (Aksaray Metro Durağı B Kapısı Karşısı)
E-posta: ramazan.beyhan[a]mazlumder.org | Telefon: +90 (0212) 526 2440 | Faks: +90 (0212) 526 2441

Ziyaretçi Sayımız : 1968224

beyaz.net, bilisim, network, web uygulamalari